Yürüyüş Notları

Abant-Gölcük-Keyfi bir bahar gezisi 28.04.2013 Selma Yörük

Bugünki rotamız bir aydır dört gözle beklediğimiz Abant ve Gölcük.  Yürüyüşümüz her zamankinden daha kolay ve  keyifli olacak. Bu gezinin zor kısmı uzun araba yolculuğu.. Araçla yolculuk etmek yürümekten daha çok yoruyor insanı.  Uykumu alamadığım için bu süreyi uyuyarak değerlendiriyorum .

Tertemiz ,  bahar-yaz karışımı güneşli bir hava bizi bekliyor.  Abant Deniz seviyesinden 1328 mt ve derinliği 18 metreyi bulan heyelanla önü kapanmış bir göl.  Edindiğim bilgiye göre gölün etrafı toplamda 7 km uzunluğunda.  Hakkında bir de efsane var. Efsaneye göre;  bu topraklar altın boyunduruk geçirilmiş bir öküz’e sürdürülüyor . Topraklar bu altın boyundurukla sürüldüğü için çok verimli. Ancak  öküzün ölümünden sonra bu verimli topraklar tamamen kuruyor  ve taş kesiyor. Yöre halkı bunun  toprağın gazabı oldugunu düşünerek bu bölgeyi terk ediyor.  Bölgenin bu şekilde kuruması üzerine Rahiplerden oluşan topluluk  dualar edip ölen öküzün altın boyunduruğunu toprakta açılan deliğe atıyorlar. Yine efsaneye göre boyunduruk deliğe atıldıktan sonra burda şu anki abant gölünü oluşturan sular ve balıklar fışkırmaya başlıyor. Efsane ne kadar doğrudur bilinmez ama burası civar şehirlerden gelenlerin  bir avuç nefes bulduğu, şehrin stresini attığı cennet köşelerden biri..

Bu güzel bölgeye,  Abant’a  vardığımızda gölün etrafını turlamadan önce zorlu bir yürüyüşle tepeye çıkmak isteyenler ve gölün etrafını dolaşmak isteyenler olarak ikiye ayrılıyoruz. Biz yine gölün etrafını dolaşmak isteyenler gurubundayız. Ancak o da ne.. yine başladık tırmanmaya.. İlk başta gözümüz korkuyor ancak ormanın içinden gölün etrafını çevreleyen tepeye tırmanıyoruz.  İçinden geçtiğimiz kuru ormanın yükseltisi oldukça dik. Ancak ormanın içi çok dingin ve ferah.  Ormandan sonra Abant Gölü’nü kuşbakışı görebileceğimiz çok güzel bir tepeye çıkıyoruz.  Bu çıkış bir kaç haftadır sıkı yürüyüşe  alışmış bünyeye çok iyi geldi doğrusu. Manzara buradan muhteşem.  Rüzgar bahar kokularını beraberinde getiriyor buraya. Çamların ve köknarların kokuları muhteşem.  Aşağıda mangal çalışmaları daha başlamamış anlaşılan.. :)

Manzaranın ve havanın keyfini çıkartıp birazda atıştırdıktan sonra inip, diğer grupla birleşiyoruz. Gölün etrafındaki turumuza başlıyoruz. Burda her yer cıvıl cıvıl.. Adını hatırlayamadığım bir köy derneği kızlı erkekli çok büyük bir halay ekibi oluşturmuş , davullar ve zurna eşliğinde şen şakrak halay çekiyorlar. İnsanlar mangallarını yakmış mangal hazırlıklarına başlamışlar. Atlar sahiplerinin yanında sakin sakin otluyorlar.. Atını gezdiren amca ısrarla ata binmemi istiyor , zamanım yok dememe bozulmasına rağmen yine de kırmıyor fotoğraf çekme talebimi.. Faytonlar, atlar , göl , insanlar.. Bu bahar şenliğinde hayatın içinde ve merkezinde hissetmemek mümkün değil.

Cılız bir köpek yavrusu peşimizde , biz önde gölün etrafını saran ağaçlıklı patikadan öğle yemeğimizi yiyeceğimiz alana geliyoruz. Kendimizi çimenlere atıp sandviçlerimize sarılıyoruz.  Ama mangal  kokusu çok cezbedici.. Çimenlerin üzerine kendimizi atarak güneşin tadını çıkarıyoruz burda. Biraz sonra gölün etrafındaki yürüyüşümüz başlayacak çünkü..

Gölün etrafındaki aheste yürüyüşümüz başlıyor. Normal trekking turlarımızda acele acele fotoğraflamaya çalıştığımız çevrenin , aynı zamanda tadını çıkarıyoruz. Bol bol fotoğraf çekerek, etrafı seyrederek göldeki turumuzu bitiriyoruz.

Şimdi sıra Gölcük ‘de.  Arabalara binerek daha önce çok methini duydugum ama gelme fırsatı bulamadığım Gölcük’e yola çıkıyoruz. Abant’dan yaklaşık 15 km uzaklıkta olan Gölcük , deniz seviyesinden 1250 mt yükseklikte..

Her bulduğu yeşillik alanı mangalla değerlendiren yurdum insanı gölün etrafında yakmışlar mangallarını. Gölün güzelliğine birazcık gölge düşüren etraftaki dağınıklık, mangallardan yükselen dumanlar bu dingin yere bir tezat oluşturuyor. Gölün etrafındaki turumuzu yarım saat içinde bitiriyoruz. Yine bol bol fotoğraf çekip , dinleniyoruz. Yol uzun olduğu için belli bir süre içinde arabalarımızda olmamız gerek..

Doğanın ve baharın tadını çıkardığımız bir güzel geziyi daha bitirerek evin yolunu tutuyoruz. Bu hafta bizi çok güzel bir hava bekliyor.  Nazlanarak da olsa gelen yazın başlangıcı kapımızda. Herkese güzel havaların tadını bol bol çıkardığı , şans ve güzellik dolu bir hafta diliyorum.

 


Yollar Bizi Bekler..  Selma Yörük  14.04.2013 Gerede Tatlar Yaylası

 

Güzel bir bahar sabahında yine yollardayız.. Bugünki güzergahımız Evliya Çelebi’nin Seyehatnamesi’nde  “abu havası latif yayla” olarak not ettiği yeşilliklerle dolu Gerede Tatlar yaylası.. Geziden önce gittiğim yer hakkında biraz bilgim olsun diyerek tarihine şöyle bir göz gezdiriyorum.

1395 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından  Osmanlı İmparatorluğu Toprakları’na katılmadan önce  Bitinyalılar, Frigyalılar, Lidyalılar, İranlılar, Makedonyalılar, Romalılar ve Bizanslılar gibi bir çok medeniyet barındırmış Gerede..  Şimdiki ismini alana kadar da FLAVİOPOLİS, GEREDİA, KRATYA, GERDİBOLİ, GERDÜPEBOLİ, GERDEPEBOLİ, GERDELE gibi isimler almış. İsimlerin zaman içinde bu şekilde evrimleşmesi bana her zaman çok ilginç gelmiştir. İsimlerin bu evrimleşme süreci bana hep “ kulaktan kulağa “ oyununu hatırlatır. Hani grubun en başındaki arkadaş bir sonrakine fısıldayarak bir  kelime söyler ve o kelime grubun sonuna dogru bambaşma bir hal alır ya...Gerdüpeboli de olmuş Gerede..

Bugün yürüyüş için son derece hazırlıklıyım, bitmek üzere olan güneş kremi yenilendi.. bir hafta ara verilip iyice dinlenildi, gidilen yer hakkında bilgi alındı.. Keyifli bir yolculuktan sonra yürüyüşümüzün başlangıç noktasına varıyoruz. Hava çok güzel. Havadan ve kendimizden gayet emin bir şekilde güneş kremlerimizi her tarafımıza buluyoruz. Tam yürüyüşün temposuna biraz alışıp havaya girmişken yağmur yağmaya başlıyor..  Yani gitti onca güneş kremi :)  Demek ki yürüyüşe tam hazırlanmamışız. Daha doğrusu hazırlanmışız da hava durumunu gözden geçirmeyi unutmuşuz..

Yürüdüğümüz bu dikey patika Rize’deki Kavrun Yaylası’nı hatırlatıyor bana..Öbek öbek açmış Çulha Çiçekleri’ne bayılıyorum. Hava yağışlı olduğu için fotoğrafların çok iyi çıkmayacağını bildiğim halde dayanamıyorum. Gördüğüm tüm çiçeklerin fotoğrafını  almak istiyorum. Çıkışın son aşamasında fotoğraf tutkum yüzünden bir anda grubu gözden kaçıyoruz.. Biraz endişeden sonra nihayat gruba yetişiyoruz. Yürüyüşün bundan sonraki aşamasında gruptan ayrılmama konusunda daha dikkatli davranıyoruz.

Yürüyüşün bundan sonraki aşaması daha az yorucu ve çok keyifli.. Ormanın içinden ilerliyoruz yolumuza.. Yer yer dağ menekşeleri açmış.. Çok ama çok güzeller.. Bir kaçtane de yeşil kurbağa görüyoruz. Bu güzelliklerin çoğunu ilk defa görüyorum. Eminimki benim gibi daha önce bu doğal güzellikleri görmemiş, görüp de dikkat etmemiş bir çok insan var. Tıpkı Filozof Jean Baudrillard’ın dediği gibi günümüzde suretlerin gerçeklerin yerini alması , gerçek varlıkların imgelere dönüşmesi gibi etrafımız orjinali olmayan kopyalarla dolu. Bizim jenerasyonunuzun ve bizden sonra gelecek jenerasyonlar artık çoğu şeyi sadece filmlerden, resimlerden ve aslı olmayan kopyalardan öğrenecekler belki de.. Yeğenimin küçükken hayvanların ağaçta yetiştiğini sanması gibi..

Ormanın içinden ilerledikten sonra lila sümbüllerle dolu muhteşem bir alana çıkıyoruz. Görüntü ve kolu büyüleyici.. Her taraf lila bir örtü ile kaplanmış.. Çoğumuz kendimizi sümbül çiçekleri ile kaplı alana atıyor, bol bol fotoğraf çekip, manzaranın keyfini çıkarıyoruz. Üzerinde yürürken ezmeyelim diye ne kadar dikkat de etsek her yer onlarla kaplı olduğu için üzerlerinden geçmemek imkansız.. Pirinç tarlası gibi küçük su yolları oluşmuş çiçeklerin arasında.. Bu su yollarıı tek adımla geçilemeyecek kadar geniş. O nedenle suya batmamak için türlü cambazlıklar yaparak atlamaya çalışıyoruz. Bu güzel manzaradan sonra böyle bir  aksiyon da gerekliydi aslında. Birer Rambo edasıyla suları da aşıyoruz. 

Yine güzel bir orman yolu, yürüyüşün son 5 km sinde yağmur iyice hızlanıyor. Yağmur hızlandıkça bizde hızlanıyoruz ve Nedim Bey’in gözlerini yaşartacak şekilde grubun en arkasından öne doğru atağa geçiyoruz. Aslında bunun nedeni biraz da daha önceki yürüyüşte çok arkada kaldığımız için çayı kaçırmamızdan kaynaklı.. Manzara, yağmur ve tek motivasyonumuz çay olarak oldukça hızlı bir şekilde otobüslerimizin beklediği alana geliyoruz. Ama bu kezde çok erken geldiğimiz için çayı beklemek zorunda kalıyoruz..

Özellikle yağmurlu veya zorlu yürüyüşlerden sonra hissettiğim aynı şeyi hissediyorum çaylarımızı yudumlarken...Bir sanatçının kendi sanat eserine bakarken hissettiği belki de aynı şey.. Bunca yolu “ biz “ yürüdük.. Bu yürüşü de bitirdik..

Yağmurlu bir bahar haftası tüm yoğunluğu ile bizi bekler yine.. Dolu dolu geçecek keyifli ve güzel bir hafta dileklerimle..

 


Yollar Bizi Bekler..  Selma Yörük  31.03.2013 Çeltikçi Samu Gölü

 

Baharın gelişi ile birlikte iç mekanlarda durmak artık daha dayanılmaz bir hal alır.  Taze bahar kokusunu duymak ,  tüm hücrelerimize işlemiş , kendi içsel kodumuzda var olan doğa ile birlikte coşma duygusunu yaşamak için insanın kendisini dışarı atası gelir . Doğanın kendisini yenilemesi ile birlikte insan da coşar, yenilenir çünkü.  Modern dünya bizleri kendi içsel doğamızdan ve doğanın kendisinden koparmış durumda.. Sabah gidip akşama kadar bilgisayar karşısında çalıştığımız modern hapishanelerimiz ofisler.. alışveriş merkezleri ve akşam yine doğadan, topraktan uzak içerisini binbirtürlü teknolojik ekipmanla doldurduğumuz evlerimizin içine sıkıştırılmış modern ve dünyadan kopuk  yaşadığımız modern hayatlarımız.. Bu kopukluğu sadece doğa ile değil, birbirimizle, insanlar ile de yaşıyoruz. İletişimin de kolayını bulduk çünkü.. İnsan sıcaklığının yerini, internet ve sanal iletişim aldı..

Çok şükür ki doğa ve macera  severler olarak bunun farkında olan; hiç değilse haftada bir gün kendisini  doğaya atan azınlıktayız.  Bu hafta ısınan havanın da etkisi ile bu hafta sonu gerçekleştirdiğimiz  Çeltikçi Ayı Deresi –Samu Gölü yürüyüşümüzü dört gözle bekledim. Şansımıza hafta sonu yine harika bir  bahar havası bizi bekliyor.  Saatlerin bir saat ileri alınışı ile hayatımızdan bir saat eksildi bu hafta .. Gelecek kış geri vermek üzere saatler borçlandı bize... Bir saat normal rütinin içinde çok önemli görünmeyebilecek  ama bir saat içinde neler yapılabileceğini düşününce çok önemli bir zaman dilimi ... Bir saat daha az dinlenmiş olarak , birazda zor bir şekilde uyanıyoruz güne.. Aslında laf aramızda akşam takıldığım ve bir türlü bırakamadığım bir film  sabaha yorgun bir şekilde uyanmamın müsebbibi..( Seyretmeyenlere şiddetle tavsiye edilir. The Help, - Yardımcı)

Kahvaltı için Çeltikçi Köyü’nde duraklıyoruz. Bu köy gördüğümüz  diğer köylerden farklı.  Muntazam taştan yapılmış evler  ve şirin bahçeler  manzara ile birleşince yaz için insanların kaçtığı küçük bir tatil köyünü andırıyor. Çayımızı içtiğimiz bahçede  kendilerini sevdirmek için can atan sevgi arsızı köpekler etrafımızı sarıyor. Tek dertleri ilgi çekip kendilerini sevdirmek..

Bu moladan sonra sabah mahmurluğumuzu iyice atmış bir şekilde devam ediyoruz yolumuza.. Çiğdemler coşmuş  yol boyunca dört bir tarafta açmışlar. Sarı ve Lila bir cümbüş var yollarda.. Fotoğraflarını çekmeye doyamıyoruz. Yol boyunca üzerinde yürüdüğümüz kar  ve sıcak hava birbiriyle tezat oluşturuyor.  Karın içinde yazı yaşıyoruz.  Kendimizi fotoğraf çektirmeye o kadar kaptırıyoruz ki Rehberimiz Nedim Bey arada seslenme ihtiyacı hissediyor. Ama yüz ifadesi ses tonu o kadar sakin ki.. İçimden Nedim Bey hiç sinirlenmez mi acaba diye geçiriyorum. J

Yorucu bir çıkıştan sonra manzarası muhteşem bir düzlüğe çıkıyoruz. Manzarayı seyrederek biraz dinleme ve  fotoğraf  çekme fırsatı buluyoruz.  Fotoğrafları çektikten sonra fotoğraflara baktığım zaman üzülüyorum. Çünkü hiç bir zaman gözlerimizle gördüğümüz manzara ve fotoğraf makinaları ile çektiğimiz görüntüler aynı degil. Fotoğraf manzaranın derinliğini, ihtişamını tam olarak veremiyor. Sanki düz bir alanda çekilmiş sıradan fotoğraflar gibi duruyor.

Başladık yine yola.. bu güzergaha bayılıyorum. Çiçeklerle, küçük su yataklarıyla dolu şirin patikalar bizi harika bir göle götürüyor. Muhteşem bir manzara.. Gölün etrafı  mis gibi kokan çam ağaçları ve sarı çiğdemlerle dolu.. Çiğdemlerin arasında gölü seyrederek öğle yemeğimizi yiyoruz.  Gölün manzarası beni kendimden geçirmiş olmalı ki mümkün olduğunca çok fotoğraf çekmeye çalışırken makinamı düşürüyorum. Maalesef   makina şimdilik çalışmaz durumda..:(

Manzaraya henüz doymadık ama yola çıkmak lazım , bizi bekleyen uzuuun bir yolumuz var daha. Ormanın içinden tırmanarak yürümeye devam ediyoruz. Burdan çıkmak normal patika yoldan çıkmantan daha az yorucu geliyor bana.. Orman  artık son demlerini yaşayan kurumuş çam ağaçları ve dökülen kozalaklardan oluşmuş  minik çam ağaçları ile dolu. Ben bu yeniyetme çam ağaçlarına bebek çamlar diyorum. Insanoğlu doğanın dengesi ile ne kadar uğraşsa da , o’nun kendi içinde şaşmaz bir bilgeliği ve dengesi var.

Sabırla ve azimle bu yolu da bitiriyoruz ve varmak istediğimiz nihayi noktaya ulaşıyoruz. Nihayi nokta Samu Gölü. Gölün etrafı  doğal bir yatak gibi düzleşmiş sazlarla çevrili.. Sazlar o kadar konforlu görünüyor ki yorgunluğun da etkisi ile herkes kendini  sazlıkkların üzerine atıyor.  Zaman kısıtlı olduğu için dinlenmek mi, manzarayı seyretmek mi, fotoğraf çekmek mi? Karar veremiyorum.  Bir süre fotoğraf çektikten sonra manzaranın ihtişamına bırakıyorum kendimi..Gölün biraz ötesinde doğal bir teras gibi oluşmuş uçurumun kenarına oturuyorum.  Rüzgarın uğultusu ve manzara bana Simyacı Romanı’nı hatırlatıyor. Roman kişisel menkıbesini bulmak için yola çıkmış bir çobanla ilgili. Uzun bir yolculuk sonunda simyacıyı bulmak için çölü geçmek zorunda kalan Santiago adındaki kahraman  çölde rüzgarın , kumların ve doğanın dilini öğrenir.  Çölün dilini öğrenmek  Santiago’yu kişisel menkıbesine götürüyor. Doğanın dilini bilmek eski zamanların olmaz ise olmaz koşulu. Şimdi elimizde kaç kilometre yürüdüğümüz, ne kadar yolumuzun kaldığını, rüzgarın yönünü, hava şartlarını gösteren türlü türlü ekipman var. Dolayısı ile hiç uğraşmıyoruz rüzgarın hangi yönden geldiği, ne söylemeye çalıştığı gibi ayrıntılarla.. Çünkü güyaa doğayı yendik, kontrol altına aldık L

Manzarayı zihinlerimizde ve fotoğraflarımızda ölümsüzleştirdikten sonra artık geri dönme vakti geliyor.  Gücümün  kalan son kırıntılarını da dönüş yolunda kullanıyorum. Ama göller daha bitmedi. Çok güzel bir göl daha var. Bu bölgeye sekiz göller bölgesi deniyormuş. Son gölümüzü görüp grup fotoğrafı da çektirdikten sonra aynı yoldan geri dönüyoruz.  Dönüş yolunda hep aynı duygular sarıyor beni. Yorgunluk, hafif bıkkınlık ama aynı zamanda zor bir şeyi başarmanın vermiş olduğu haz..

Yeni bir hafta , yeni bir sayfa, yeni başlangıçlar bekler bizi bu hafta.  Yeni bir yürüyüşe kadar her gününüzü dolu dolu yaşamanız dileği ile..

 


Toprak Ana Beyazlarını Giymiş-Özlüce Köyü/Yellice Tepe 24.03.2013

 

Şehrin çılgın kalabalığından kaçıp dağların ve doğanın dinginliğine sığınmış  grubumuzla bir yürüyüşte daha beraberiz. Rotamız Özlüce Köyü- Yellice Tepe.. Erken kalkmanın rehaveti yürüyüş öncesi taze çay ile biraz olsun hafiflemiş durumda. Doğa gelinliğini giymiş bizi bekliyor. Her yer bembeyaz. Bu yürüyüşümüzde göreceğimiz pamuksu beyaz örtünün;  kar’ın son demleri belki de..  Çocuk gibi içimiz cıvıl cıvıl. Kar yürüyüşleri bana hep mesafe ne kadar uzak olursa olsun, çıkılan yamaç ne kadar dik olursa olsun sanki düşsek bile pamuktan bir örtü serip incinmemizi engelleyecek gibi gelir..Bu yürüyüşün daha kolay bir etap olduğunu düşündüğüm için içim rahat. Kendimi fotoğraf çekmeye veriyorum. Ancak ilk yamacımızı tırmandıktan sonra bugünkü yürüyüşün o kadar kolay olmayacağını fark ediyorum. Tırmanmak fiziksel potansiyelimizi ne kadar zorlasa da tırmanma sırasında vermiş olduğumuz  dikkat, ve konstantrasyon bizi sürekli a-nın içinde tutuyor. Bir çeşit meditasyon gibi. A’nın içinde kalırken zihnimdeki tüm sıkıntılar ve stresi tırmandığımız yamaçta bırakıyorum. Tabiat ana’nın onlarla baş edebileceğini biliyorum.

Tırmanışın son etabında minik kuşlar kendi ezgileriyle bembeyaz örtülerine bürünmüş çam ağaçlarının arasında  bize eşlik ediyorlar. Bu kadar yüksekte onları görmek ve duymak beni şaşırtıyor. Tam da daha fazla gidecek gücüm kalmadı derken, bana ihtiyacım olan motivasyonu veriyorlar.. Zirveye ulaşıp geldiğimiz yere ve her türlü sıkıntıyı ve yorgunluğu unutturan dağlara, bulutlara ve karın parıltısına bakıyorum. Atabildiğim her bir adım ve görebildiğim tüm bu güzellikler için  şükran doluyum. Zirvede kendimi kanat takmış gibi hissediyorum. Yürüyüşün en zorlu kısmı bitti. Rahatlıkla yemeklerimizi yiyebilir ve dinlenebiliriz artık. Bu yürüyüşlerimizin en sevdiğim kısmı.. O kadar yorgunluktan sonra en basit sandviçin verdiği tat bile çok farklı..

Aradan sonra artık iniş başlıyor. Oldukça dik ve uzun bir iniş .. Kar o kadar fazla yağmış ki.. Attığımız her bir adımda karın içine gömülüyor ve çoğumuz pat pat düşüyoruz.. Yüksek sesle en çok düşene ödül verme önerisinde bulunuyorum ama herkes düşme korkusu ile o kadar konsantre olmuş ki.. önerim pek dikkat çekmiyor.

Arkada bıraktığımız zirveye dönüp baktığımda oraya kadar çıkmış olduğumuza inanamıyorum. Sonra aklımda binlerce kilometrelik yol, bir tek adımla başlar sözü geliyor. Yüzlerce adımla oraya ulaştık.. Hayatın her alanına uygulanabilecek bir destur.. Yapacağımız şey ne zaman bizi korkutsa en büyük hedeflerin bile onlarca, yüzlerce küçük hedefin gerçekleştirilmesinden oluştuğunu hatırlatıyorum kendime.. O a’nı bir referans olarak kilitliyorum zihnime.. Zirvedeki o huzurlu, dingin, başarma ve heyecan duygusunu çapalıyorum beynime…, sonraki zorlu bir anımda geri çağırmak için..

İnişten sonra ağaçların ve çok güzel bir derenin yanında uzun bir süre yürüyoruz. Yürüyüşün en çok haz aldığım kısmı.. Yürüyüşün keyfini çıkardığımız, doğanın tadına vardığımız zaman.. Bu süre içinde doğayı seyrederek içimize çekiyoruz.  Şehirde bulamayacağımız tüm oksijeni ciğerlerimize alıyoruz.

Daha önce merhabalaştığımız ama konuşma fırsatı bulamadığımız  yürüyüş arkadaşlarımızla konuşma fırsatı buluyoruz.  Film ve dizi önerileri, kahkahalar attıran karikatür ve fıkralar , doğa hakkında bilgiler, siyaset.. Yürüyüşün bu etabında hem zihnen hem de bedenen doyuyoruz. Paylaştıkça çoğaltıyoruz kendimize kattığımız artıları..

Tam yürüyüş bitti derken gözümüzü korkutan bir minik yokuş daha geliyor.  Gözümüz korkuyor. Arkadaşımla alternatif bir yol deneyip, bu yokuşu çıkmaktansa biraz daha düz sayılabilecek paralel bir patikaya giriyoruz ve 5 adım sonra rehberimizin neden yokuştaki yolu seçtiğini anlıyoruz. Çamur o kadar yoğunki her bir adımda daha da çok batıyoruz. Her bir adımda nerdeyse 1 kilo çamur ayakkabılarımıza yapışıyor.. Ayaklarımızdaki ağırlıkla yokuşa kendimizi zor atıyoruz. Ana yola çıktıktan sonraki gölün manzarası her şeyi unutturuyor. Neyse ki çok güzel bir köy çeşmesi var bizi bekleyen.. Nedim Bey ve Mehmet Bey  sağ olsun, bizim kurtulamadığımız çamur topaklarımızdan kurtulmamız için yardımcı oluyorlar.  

Botlarımızdaki çamurdan kurtulduğumuz gibi, üzerimizdeki tüm ağırlık ve sıkıntılarımızı da köyün çeşmesinde yıkıyoruz sanki..

Yürüyüşümüz içimizi ısıtan çay finali ile bitiyor. Şu anda yazımı yazarken dizlerim hala inişin etkisi ile zonkluyor. Ama bu akşam uyanacak uyku buna değecek..

 


Rüzgarın Sesi-Gerede Aktaş Vadisi Trekking - Selma Yörük 10.03.2013

 


Bir an duruyorum. Gözlerimi kapatarak kendimi rüzgarın sesine bırakıyorum. Bedenimdeki tüm damarlar çılgın gibi atıyor. Gözlerimi açarak manzaraya bakıyorum. Muhteşem!! Buna değdi, bu kadar yorgunluğa değdi diyorum.

Yine bir Pazar sabahı erkenden çıktık yollara.. Kışın son demlerini yaşayan Gerede yamaçlarında yürüyoruz. Yer yer karlı.. Yer yer güneşli.. aynı gün dört mevsimi bir arada  yaşıyoruz sanki.. Yamaçlarda renkleri ile insanın içini coşturan çiğdemler baharı müjdeliyor .Doğanın keyfini çıkarmak ve çıkardığımız keyfin ve doğanın anlık görüntülerini sonsuza kadar dondurmak için fotoğraflamak arasında gidip geliyoruz. İkisi de birbiri ile çelişen birer tutku.. Doğa ve Fotoğraf.. Çelişiyor çünkü kendinizi fotoğraf çektirmeye verdiğinizde ikinci bir gözden, aracı bir  lensten bakıyorsunuz doğaya, ilginç ne görebilirim,bu kareyi nasıl dondurabilirim diye.. Oysa durup her anın tadını çıkarmak var; aracısız ,.. fotoğrafsız,.. birinci elden..

Yamacı tırmanırken , bacaklarımdaki tüm derman gidiyor. Her doğa yürüyüşündeki tırmanışlarda ve zorlu etaplarda söylendiğim gibi söyleniyorum kendi kendime.. “ Bir daha gelen ne olsun”. Tabi bu his  yamacın sonunda bir ferahlamaya, başarma duygusuna ve doğanın huzuruna bırakıyor kendini.. Aşağıdaki güzelliklere bakınca iyi ki hayattayım, iyi ki nefes alıyorum ve iyi ki buradayım diyorsunuz.

Arkanızdaki her şeyi yollara dökerek gidiyor ve  etap zorlaştıkça kendimizi anın içine o kadar kaptırıyoruz ki.. Her adımda endişelerimizi, korkularımızı ve şehrin tüm tortusunu bırakıyoruz yollara..

Ona yaptığımız onca eziyetten sonra Doğa şevkatli kollarını açıyor bize.  Küçük derelerin, geçtiğimiz yamaçların üzerinde gördüğüm pet şişeler, modern hayatın bol toksinli atık ambalajları içimi acıtıyor. Neden bindiğimiz dalı kesiyoruz.. Neden dünyamızı, kendi yuvamızı yaşanmaz kılmak için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz  diye düşünüyorum.

Yürüyüşün son etabında sağanak yağmur başlıyor. İliklerimize kadar ıslanıyoruz ama bu umrumuzda değil.. Fiziksel potansiyelimizi zorlamış, ruhumuzu dinlendirmiş olarak tutuyoruz evin yolunu.. Yoğun ve yorucu bir hafta bizi bekliyor. Olsun.. Yine gelmek var. Yine buralara çıkıp rüzgarın sesini dinlemek var..

 


Yanık Yaylası Yürüyüşü

 

Bugün 2010 yılının 28 Kasım günü. Geçmişte bugün neler olmuş derseniz, 428 yıl önce bugün, Üstat Shakespeare ve eşi Anne Hathaway evlilik lisansları için 40 sterlin ödemişler!.. Güne başlarken bugünün geçmişte ne ifade ettiğine ve ne içerdiğine bakmak, insanı gün içinde farklı zaman boyutlarına götürebilir ve güzel bir zihinsel oyundur bu. Bu haftasonu Ankara Trekking grubuyla Yanık Yaylası'na gittim. Geçmişten geleceğe bir not düşmek için şimdi biraz bu etkinlikten bahsedeceğim.

Etkinliğe 39 kişi katıldı. Tanıdığın kim vardı derseniz, sadece yukarıda fotoğrafı olan Nazım Ata hoca vardı derim. 8.20 gibi Ankara'dan yola çıktık. Kazan'a varmadan Serkan Cafe isimli bir yerde çay/börek molası verdik. Burada insanlar komünal yaşam mantığıyla ellerindeki yiyecekleri masaya koydular ve herkes bir şeyler atıştırdı; ben sadece bir parça taş ekmek tabanı yedim. Kızılcahamam'ı biraz geçince solda Kızılcaören Köyü'ne Hoşgeldiniz levhası olan bir yer vardır. Burada inerek 10.20'de yürüyüşe başladık. Aralık ayına girmek üzereyken hava sıcaklığı 20 derece kadardı ve enfes bir güneş vardı; güneşte 25 dereceyi görüyorduk. Ben sadece tek kat bir Decathlon içlikle bütün yürüyüşü tamamladım.

Kızılcaören mezarlığının yanından - orada yatanları birkaç saniye düşünüp - süzülerek geçip ticari toprak yolda ilerledik. Bu köydeki insanlar Balkan göçmenidirler; 93 harbi denilen Osmanlı-Rus harbinden sonra bu Türkler buraya gelip yerleşmişlerdir ve iyi de yapmışlardır çünkü buranın iklimi de Balkanlar iklimi gibi nemlidir. Yürüyüş boyunca, ölmekte olan ağaçların kovuklarındaki capcanlı sarmaşık türü bitkileri görüp bu tezada şaşırdık: Sanki ölümün içinden yaşam fışkırıyor gibiydi, ki aslında buna şaşırmamak gerek; çünkü ölüm, her zaman başka şekillerde bir yaşama dönüşür; çürüyen bir şeyden başka bir şey doğar.

Bu parkurun en güzel yanlarından biri hemen solda akan bulanık deredir ya da durmadan akan bir gümüş dere; dere bazen oyun oynar gibi bir köprü bulup sağımıza geçer ve oradan şırıl şırıl sesleriyle 'ben buradayım' der; o hep bizimle oynar ama bunun pek farkında olmayız.

Nazım hocayla arkalarda yürüyorduk; fakat trekkinglerin altın kurallarından biri "Kalabalık gruplarda en önde giden, en az yorulur ve en çok dinlenir!" kuralıdır ve biz de öne doğru geçtik!.. Herkes, kendi temposunda ilerliyordu; aralar epeyce açıldı. Nedim bey öncüydü; Selami bey de artçı. Zaman zaman telsizle görüşüyorlardı. Nazım hoca bir yandan yürüyor, bir yandan 2011 Mart ayı Sarıkamış Kayak kayıtları sayısını artırıyor ve Tayland'ı, Singapur'u, Hong Kong'u anlatıyordu.

İnsan başını gökyüzüne çevirip de bakmazsa bazen pek çok şey kaçırabilir. Bu parkur boyunca da üzerimizde çok sayıda Kara Akbabalar uçtular. Bunlar Yunanistanİspanya ve bir de ülkemizde yaşarlar.

Kışa girerken yaz yaşanıyordu ve belki yaza girerken de kışı yaşayacağız, çünkü yaşam bir çelişkiler sokağıdır!.. Sıcak bir havada ilerliyorduk ve yol boyunca onlarca çeşmenin yanından geçiyorduk. Sular gürdü; sanki memleketin bütün çeşmeleri bu yola dizilmişlerdi ve biz de adeta bir müfettiş gibi bu çeşmeleri denetliyorduk.

Ana yemek molası verildi. Ben artık rutine bağladığım bir şekilde haşlanmış patates ve pişmiş yumurta getirdim ve bir domates, bir de salatalık, bir küçük turpçuk. Bunlar fazlasıyla yetiyor; kek de getirdiğim için çayla içtim ve biraz da ceviz. Nazım hoca yiyecekleri evde bıraktığından komünal sistemle beslendi ve fazlasıyla doydu. Bu bölümde çok sayıda kişi tarafından çok sayıda sigara içildi. Bunlar elbette bir doğacıya uygun şeyler değildi. İnsan, iradesiyle bu alışkanlığını bitirmelidir bence; bu alışkanlıktan ötürü ileride sakat kalıp ailenin öteki üyelerine haksızlık yapmak sanırım doğru olmaz!.. Bu yemek bölümünde, Nazım hoca çok sayıda şiir okudu. Yaşamın basitliği ve sıradanlığı, edebiyatın karmaşıklığıyla ve ihtişamıyla süslendi. Yaşam yüzeyseldir; ona derinliği edebiyat katar; ya da şöyle de söyleyebiliriz: Yaşam derindir ama edebiyat onun bu derinliğini bize gösterir, çünkü o bir büyüteçtir, bir mikroskoptur. Yemeklerini bitiren bir grup yürüyüşe başladı. Acullardan biri olarak ben de yola çıktım hemen.

Epeyce bir yokuş çıktık. Ben yol boyunca çok sayıda kuşburnu yedim. Uçaklar, kara akbabaların üzerlerinde uçuyor ve gölgeleri onların üzerlerine düşüyordu!.. Taşlar üzerindeki yosunlara bakarak tabiatın bu harika yeşil elbiselerini kıskanıyorduk. Sonbaharın en güzel görüntülerini ise kırmızılaşmış yapraklar veriyorlardı. Uzaklardan, Ankara dağcılarının kamp yeri Işık Dağı görünüyordu; bölgenin Everest'iydi o; 2040 metrelik cüce bir Everest!.. Artık dönüşteydik; bir çeşit U çekmiştik ve Kızılcaören köyüne doğru ilerliyorduk.

Parkurun en güzel kısmı burasıdır. Uçurumsu bir patika, ormanın kenarından aşağı yola kadar kıvrıla kıvrıla iner; taşlıdır kozalaklıdır ama güzel manzaralıdır. Bu yolda su sarnıçları da vardır. Uzaktan 2 çoban köpeği gördük; blöf yapıp bizi korkutmaya çalıştılar. Tarihi bir çeşme yakınlarında olmamış böğürtlen yendi; hava karardı ve etkinlik sona erdi ve bunun gibi nice etkinlikler sona erecek; başlayan her şey bitecek; yalnızca başlamamış olan bitmez!..

Bir Pazar günü Ankara'da olmamak gerek! Kara Akbabaların gölgeleri üzerimize düşmeli, ellerimiz kuşburnu yemekten kırmızılaşmalı, ayakkabılarımız yosunlardan yeşermeli, komünal yaşamın getirdiği böreklerden - eğer artmışsa - tatmalı, çantamıza tırmanan minik bir karıncaya üflemeli... Yaşamak, farkındalık demektir; bir insan, etrafında olan bitene karşı ne kadar farkındalık içindeyse o kadar yaşıyor demektir. Bir akbabanın gölgesinin üzerine düştüğü delikteki minik tarla faresinin burnunun ucunu görmek... ancak o zaman yaşıyoruz demektir...

Etkinliği düzenleyen arkadaşlara teşekkür ederken, yazımı, yazılarımı her zaman bitirdiğim şekliyle, yani bir müzikle sonlandırıyorum ve yine Fernando Rosas, La Tertulia:
http://www.youtube.com/watch?v=lcRnfRsOuQk&feature=related

 

Mehmet Murat ildan

28 Kasım 2010

 

 


 

Çubuk’ta keyifli bir yürüyüş

 

Bu, benim için bir ilk: İlk kez bir “trekking”e katıldım. İlk kez, okuduğum bir kitabı ya da izlediğim bir oyunu/filmi anında bloga yazmak isteyen ve bunu yapabilen ben, yürüyüş dönüşü bilgisayarı açtığım halde yorgunluğuma yenik düşerek tek satır yazamadan kapayıverdim. Değdi mi? Çoooooooooookkkk…

 

 

Yıldırımevci Göleti’nde mola…

 Geçen hafta, bir televizyon programında yaklaşık bir saat boyunca, doğa sporu olarak “trekking”i o kadar albenili anlattılar ki verdikleri internet adresinde (Ankara Trekking) de biraz gezindikten sonra, aynı gün konuşmacılardan birini aradım ve katılmak istediğimi söyledim. Dört kişilerdi. Bir tiyatro oyuncusu (Asuman Bora), bir bilgisayar yazılımcısı, bir kamu görevlisi (yürüyüş ekibinin başındaki Selami Kalay) ve bir harita mühendisi… Farklı alanlardan bu kişileri aynı heyecanla aynı noktada buluşturan etkinlik yürüyüştü. Her hafta sonu pazar günü yürüyüşe ayrılmıştı. (Bugün rehber Selami Bey’e sordum, “Ne zaman yürümüyorsunuz?” diye. “Hastalandığım zaman.” dedi.)

“Kısa… kısa…” çizgisinde notlar…

1. Bu haftanın yürüyüş parkuru, Asuman Hanım’ın 12 yaşındaki tatlı kızı da hesaba katılarak hafif tutulmuştu ve doğrusu benim gibi ilk kez böylesi uzun soluklu bir yürüyüşe katılan için bu iyi bir şanstı. Yürüyüş, Çubuk Karagöl’le Yıldırımevci Göleti arasındaki 10 km.lik bir parkuru kapsadı. Benim LYS bebesi ile o küçük kız yürüyüşün maskotu gibiydiler. Ekip en çok onlara takıldı ve onları nazlattı

 

2. Yıldırımevci Göleti sessiz ve dingindi. Öğledeki uzun mola orada verildi. Dönüş yolunda bir çay içimi soluklandığımız Karagöl, çok kalabalıktı; tam bir mangallı, müzikli, çoluklu çocuklu piknik alanı… İki göl arasındaki parkur çok rahattı ama ben orman içindeki bir yokuş alanı geçerken tıkandığımı hissettim. Sonra geçti… Nefesimi iyi ayarlayamadığım için olduğu söylendi ve öyle durumlarda nefesi nasıl ayarlayacağım hakkında bilgi verildi.

3. Meteorolojik veri Ankara için 40 dereceydi bugün; ama Çubuk’un tepelerinde biz böyle hissetmedik. Hele orman içindeki rüzgârlı alan çok iyi geldi.

 

4.Yürüyüş ekibindeki Karadenizli fazlalığı dikkatimi çekince, ekipten biri, bunu doğayla daha haşır neşir oluşa bağlayarak o bölgenin –yani bizim oraların- doğasının buna uygunluğuna dikkat çekti. Aslında doğru! Bizim Karadenizliler “parkur” olmasa da yokuşu bol tarla yollarında, “baton” olmasa da bastonla  bol bol “trekking” yapıyorlar sahiden de…

5. Telefonun çekim alanında Turkcell birinci, Avea sonuncu ta ki tepeden Karagöl’e yaklaşıncaya kadar…

6. Yakında okuduğum Serçe Kuşun Sonbaharı’nda bahsi geçen Ankara Savaşı’nın yaşandığı alanı gördüm. Rehberden, o civardaki birçok köy adının “Yıldırım”la başladığını, birçok yerleşim alanının da savaşla ilgili terimler içerdiğini öğrendim.

7. Hâlâ, gözümün önünde “yayılıcı” ardıçlar, kavak, çınar ve çam ağaçları; burnumda kekik kokuları; kulağımda dakikalarca süren kurumuş dal yaprak çıtırtıları… Bir de ekibin sözü dinlenir sıcacık insan sesleri…

8. Doğa yürüyüşleri harika bir şeymiş ve tekrar tekrar listeye alınmalıymış diye içimden geçirmekteyim.

 

8 Ağustos 2010

 

 


 

Urfa .... sokaklar alabildigine kalabalık hani iğne atsan dusmez derler ya, aynen oyle ben bu sehre on yıl once gitmiştim, muhtesem bir sıcak hava vardı , aylardan Agustos tu, yumurta kırsanız asfalta “cozzz” edip pişecek gibi .... kocaman Urfa, odunla tutusmus bir fırın gibi, ama kuru bir sıcak nemli degil, terlemezsiniz. ... o gun de aynen bugunku gibi kalabalıktı sokaklar.... Urfa insanı sokaga cıkmayı seviyor, ailece, coluk cocuk sokaktalar ... alışverişe hep beraber gidiyorlar , cocuga ayakkabı mı alınacak, anne baba ve diger cocuklar hep beraber gidiyorlar, eve perde mi alınacak yine cumbur cemaat komsu kızını da alarak -kimbilir fikir verir diye belki- carsıya gidiyorlar .... piknige mi gidilecek hep beraber .... sadece bu sebeple bile sevebilirsiniz Urfa yı .....

Dikkat ettim insanları cirkindi, kadın erkek esmerdiler çatık kaşlı kadınlar, kalın dudaklı boylu poslu, surmeli gozleriyle araplara benziyorlar. Kalın kaşlı erkekler, pos bıyıklı, bazıları bıyıksız ama komur gibi saclar, esmer yanmıs yuzler ... uzun ve sıcak bir yazı var, dogal olarak insanlar esmer tabi.... ama bir de bir Turkce konusurlar ki alıp gogsunuze bastırasınız gelir, sarılıp opesiniz gelir .... candan, yurekten inanılmaz sıcak muhabbetleri var .... Turku soylemek için yaratılmışlar, ben buna inandım, hepsinin sesi guzeldir eminim, yanık yanık ne turkuler, ne agıtlar, ne uzun havalar dokturuyorlar, aglayıp aglayıp costururlar, bir de nazlansalar, duruverdikleri yerde turku çıgırırlar.... hani yazının basında cırkin dedigim o insanların agızlarını actıkları daha ilk anda nasıl guzelleştiklerini gormek isterseniz yolunuzu Urfa ya dusurun, Urfa ya Gaziantep tarafından giriyorsanız solda bir benzinlikte gordugunuz ilk Urfalı ya adres sorun, bakın ne guzel tarif edecektir size yolu .

Hem guldurecek, hem aglatacaktır sizi, guldugunuzu gorunce o da size katılır, hem ovunur hem adresi tekrar tekrar anlatır size:

- Şu onde giden halk otobusunu takip et der, nerden donerse sen de ordan donuver der, sagda ya da solda senin aradıgın oteli goreceksin der .... anlamadınızsa bir baska Urfalı ya sorun, o da aynı sekilde:

- Şu onde giden halk otobusunu takip et derse, sasırmayın.... sarılıp opesiniz gelir ....

Muna HAYKIR 29.04.2009

Oyle sıcak insanlar, ilk anda cirkin ama sonra guzelleşen insanlar diyarı Urfa, aklınız orda donersiniz .... kapalı carsısı labirent gibi zaten her yer insan kaynıyor, yine de eski model motorlar gecer sagınızdan solunuzdan, hani yanda sepeti olanlardan, aman dikkat .... kahveler labirentin ustu acık meydanlarına dokulmuş insanlarla dolu, bos yer bulabilirseniz ne ala.... masalar kısa ayaklı, kursuler arkalıksız tam kahve muhabbeti... . soganlar kocaman demetler halinde, biberler cuval cuval al gotur beni diyor hersey.... esarplar rengarenk, bakırcılar cekinmeden vuruyor cekiçlerini dann, dann, dann ..... her cesit bıcak acıkta sergilenmiş .... inanılmaz renkli bir yer. Kadın erkek mor esarplar takmış, puşili erkekler, kahverengi kaftan gibi buyuk bir beze sarılmış kadınlar, butun bunların bir anlamı var, yanınızda bir rehberle gezin, mumkunse Urfa lı olsun, sonra turku soyletin ona, hani soyletmezseniz alınabilir bile .... Turku soylemek için dogmuslar dedim ya, turku soylemeden de duramaz zaten dokturur durur size... işlerini guclerini bırakır gelir, canları kadar sevdikleri Urfa yı gezdirir, sevdirirler size ....

 


Selami Hocam,

Ilgaz Küçük Hacet Zirvesi, Cumhuriyet tırmanışını, sizin ve arkadaşlarımın sayesinde hiç zorlanmadan tamamladım. Arkada kaldığımda, beni şarkılarla bekleyen ve karşılayan size ve tüm arkadaşlarıma teşekkürler.

Sabah kahvaltımız, hepimizin katkıları ve paylaşımı ile mükemmel bir açık büfe kahvaltıya dönüştü. Arabadaki yemek keyfimiz, arka beşlinin şarkıları ve her anımız bir başka güzeldi.

Tüm fotoğraflarda, bütün yorgunluğumuza rağmen, hepimiz nasıl da mutlu mutlu gülümsüyoruz.

Her anı ayrı bir güzel olan gezilerimizi, fotoğraf kareleri ile bizimle paylaşan, bize yeniden yaşatan arkadaşlarımıza teşekkürler.

Çankırı’da bizi misafir eden bizimle birlikte yürüyen güzel insanlara teşekkürler.

Başka yürüyüş ve gezilerde yeniden birlikte olmak dileklerimle, saygı ve sevgilerimle,

Gülnur Minican 31.10.2008

 


 

KIBRIS KOYU KANYONU 

SEVGILI GUNLUK!!! ANKARA BUGUN BIR BASKA GUZEL DI SANKI KIBRIS KOYU KANYONUNA GIDECEGIMIZDEN MI SAATLAR BIR SAAT GERİ ALINDIGINDANMI , BILMIYORUM BENIM ICIN GUZEL BIR GUNDU. SAGOLSUNLAR KIBRIS KOYU DERNEGI BASKANI ALI BEY VE ARKADAŞLARI MEVLUT AMACA,FOFOGRAFCI ALI BEY HARIKA BIR YURUYUSE IMZA ATTIRDILAR. BU KANYONU ILK GECEN BIZ OLDUK. KOY DERNEGI HEPIMIZE ALTIN AYVA ODULU VERDI!!!!

ILK BASLANGICTA ELMADAGI KAYAK MERKEZI ETEKLERINDE YURUYUS BASLADIGINDA, INANIN ICIMDE BU DIMDIZLAK YERDEMI YURUYECEGIZ DEDIM!!!ITIRAF EDIYORUM. YARIM SAATE YAKIN BOYLE YURUDUK SONRAAAAAAAAA! ! AKAN SULAR,MAGRALAR, FIRIGLER, GALATLAR DONEMIDEN KALAN YERLESIM ALANLARI, INANILMAZ BIR DOGA.GUNE GUZEL BASLAMAMIM SEBEBI BUYMUS. MEVLUT AMACA CEYLAN GIBI DAGLARI,SULARI ASTI, HARIKA BIR TEMPODA KOY DERNEGINE BIZI ULASTIRDI GENC YASINA RAGMEN(68) BASKAN ALI BEY,FOTOGRAFCI ALI BEY VE DIGER DOSTLAR HARIKA BIR EV SAHIPLIGI YAPTILAR. HEPSINE GURUBUMUZ ADINA TESEKUR EDIYORUM.

UMARIM DEVLET BU KANYONA EL ATAR TAS OCAKLARINI KAPATIR. ANKARA NEFES ALMAK ISTERSE BU GUZELIM YERE SAHIP CIKAR YURUYUS BITTIGIN DE SUNULAN CAYLAR ABU HAYATTI.

Ali YILMAZ 27.10.2008

 


 

Aman yanlış anlaşılmasın her şey iletişim içindi o gece FETİYE'DE...

En nihayetinde hepimiz kardeştik Adem ve Havva tarafından.

Amaç belli: Cetvelle sonradan çizilmiş sınırları şöyle boylu boyunca silip kaldırmak tüm mesafeleri ortadan...

Dağdan gelip bağdakini kovmak konumuz değil şimdi...

Malum ısrarcı ve yılmaz kararlılığımızla alabildiğine klasik, zamfirin kalbime yönelik serenatını saymazsak biraz da galiba DITTIRI DITTIRI elektronik doğum günü kızının özel seçki cd sini gülümsemekle gülümsememek arası kararsız kalmış bir yüz ifadesi ile dinleyen ağır top ingiliz misafirleri en sonunda kendimize benzetip yalınayak dökerek ortaya malum damat halayı, misket derken OH BE, RAHATLADIK!

Zaten bu ölümlü dünyanın davetsiz misafirleri değil miyiz hepimiz? Ve elbet kardeş değil miyiz adem ve havva tarafından? Aman yanlış anlaşılmasın herşey iletişim içindi o gece şahidiz hepimiz...


 

MERHABA FETHİYE 

Sabahın ayazında umutla beklenen bir köy kahvaltısıydı karanlıkta Kumrular'da buluşmuş gözleri uzun bir yolculuğun ardından aydınlığa taşıyan...

Pırıl pırıl bir hava Kararsız kalmış Ekim güneşi İşte Akdeniz İşte Çalış Plajı!

Biraz çekingen biraz umutlu elbet hüzünlü bir avuç bayram kaçağı, gözleri ile haykırdı:

Merhaba FETHİYE, Talibiz tüm güzelliklerine...

ZULAL ERIK 07.10.2008

 


 

MERSİN CANLI!!!! YAYLA 

ÖYLE YAYLALARDI Kİ AĞZIMIZ AÇIK DOYAMADIK DAĞLARA TAŞLARA,ORMANLARA, DEĞERLİ ARKADAŞIMIZ OSMAN’IN MEMLEKETİ OLMASI DOLAYISIYLE ÇAMLIYAYLADA BİZE REHBERLİK YAPAN ARTIK DOSTUMUZ OLAN MEHMET BEY DOLU DOLU İKİ GÜN YAŞATT I BİZLERE. NAMRUN KALESİNDE TARİHLE YÜZLEŞTİK, BİRAZ DAHA ZORLASAK KENDİMİZİ ARŞIN MERKEZİNE ÇIKACAKTIK. KALE ,ÇAMLI YAYLAYA TEPEDEN BAKARKEN HERŞEYİN HAKİMİ BENİM DİYORDU. BAŞTEPE DE ORMAN GÖZETLEME YERİ ŞATOYU ANDIRIRKEN TOROSLAR AVCUMUZUN İÇİNDEYDİ. KOSPINARI, ANA ARDIÇ! BİNLERCE YILLIK YAŞIYLA BİZİ KONUK EDERKEN, KANATLARI ALTINDA GEÇMİŞE YOLCULUK ETTİK. PAPAZIN BAHÇESİNDE ANADOLUMUZUN BİTMEK TÜKENMEZ MİSAFİRPERVERLİĞİNİ YAŞADIK, SİMSİYAH ÇAYDANLIKTAN BARDAKLARIMIZA ÇAY YERİNE HUZUR, SAMİMİYET DOLDU. YUDUM YUDUM İÇTİK DOST SICAKLIĞINDA Kİ ÇAYLARIMIZI. BÖGÜRTLENDİKTEN (ANIT AĞACA )SABAHIN SEHERİNDE MEHMET BEYLE YOL ALIRKEN, RÜZGÂR ÇAM, ARDIÇ, ÇINARLAR’LA ŞARKILAR SÖYLEDİ BİZLERE. YABAN HAYATTA GEYİKLERİ GÖRÜP GEYİK MUHABETİ YAPALIM DEDİK AMA PAZAR TATİLİ OLDUĞUNDAN, PİKNİĞE GİTMİŞLER GÖRÜŞEMEDİK. ANIT AĞAÇ, HEMEN YOLUMUZUN ÜZERİNDE NEFESLERİMİZİ KESEN MUHTEŞEM GÖRÜNÜMÜYLE BİZİ SELAMLARKEN, BU ENDAM, BU BOY U POSU BİZİ ÇOK KISKANDIRDI. DOKUYÜZ YILLIK YAŞIYLA HİÇ YAŞINI GÖSTERMİYORDU(GÖSTERİŞİ SEVMEZMİŞ) SON DURAĞIMIZ DOĞUMA ARTIK NEFESLERİMİZİ TUTUP BAKMA YETENEĞİMİZİ YİTİRDİĞİMİZ BİR DERİNLİĞE SAHİP NEFİS BİR BÖLGEYDİ. KENDİMİZİ KARTAL, ŞAHİN, GİBİ HİSSETTİK. BU GEZİDE ÇARESİZLİĞİ YAŞADIM O YALÇIN DAĞLARDA TOROSLAR DA.

SÖZÜN, GÜCÜN BİTTİĞİ, YAMAÇLAR DA BİZLER BİRER NOKTAYDIK. ÇARESİZLİK DAĞLARIN VADİLERİN GÜCÜNDENDİ. HER YAZININ FİNALİDE BU GEZİN KAHRAMANLARI( KAHRAMANI) VARDIR TABİKİ REHBERİMİZ SELAMİ KALAY,A GURUP ADINA TEŞEKKÜR EDİYORUM. TUTTUGUN ALTIN OLSUN BOZDUR, BOZDUR GÖNLÜNCE HARCA!!! KALIN SAĞLICAKLA.

ALİYILMAZ. 25.08.2008

 


 

Memleketim Çamlıyayla : 

Merhaba Arkadaşlar,Merhaba Can Dostlar.

Öncelikle;çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği yerleri,güzellikleriyle birlikte sizlerle paylaştığım için çok mutluyum.O güzel ilçemizi,yaylamızı,Çamlıyayla’mızı dış dünyaya açmak,Toros dağlarının o tüm doğa harikası haşmetini ,o güzel vadi ve kanyonlarını,florasını , zirvelerini en önemlisi de Türkiye’de Karadeniz yaylalarından başka yaylalarında var olduğunu , insanlara anlatmak adına bana ve arkadaşlarıma destek olduğunuz ve olacağınız için sizlere minnettarım.Değerli rehberimiz,liderimiz Selami beye beni kırmayarak bu geziyi proğramına aldığı için de özellikle teşekkür ederim.

Bizlere;tüm zamanını ayırarak yerel rehberliğimizi yapan,gelen ekip arkadaşlarımızın her türlü ihtiyaçları ile bizzat ilgilenerek bizleri adeta bağrına basan ve bu işe ne kadar önem verdiğini her haliyle belli eden, değerli ilçe başkanımız Mehmet Yetiş beyefendiye de ne kadar teşekkür etsek azdır arkadaşlar.Mehmet beyi ilçemiz tanıtımı konusunda destekleyen belediye başkanımız ve orman müdürümüze de burada gıyaben de olsa teşekkür etmek isteriz.Ağırlanmamızda adeta sofrasını açarak bizlere her türlü ikramı yapan, belediye başkan yardımcımız Yusuf Sakallı’ya da burada teşekkür ederiz.Değerli dostlarımız hepiniz var olunuz,ancak el birliği yapılarak bu gibi işlerin üstesinden gelineceğinin bilinci içerisinde olmanız bizleri heyecanlandırdı,bu beklide ilk adımdı, unutmayalım en uzun mesafe atılacak ilk adımla kısalırmış.

Doğa harikası Türkiye’miz Anadolu’muz doğusu,batısı,kuzeyi,güneyi ile bizler için bulunması güç güzellikler barındırıyor.Bizler bu güzellikleri doğaya zarar vermeden el ele vererek bilinçli projeler üreterek paylaşa bilirsek o zaman o güzelliklerin değer kazandığını görürüz.Bu yaşamış olduğumuz doğa harikası güzellikler bizde kalsın dediğimiz zaman ise hem o doğaya,hem doğa severlere, hem de burada yaşayan insanlarımıza ekonomik yönden katma değer sağlatamadığımız için farkında olmadan zarar vermiş oluruz.Onun için Çamlıyayla’mız da bulunan idarecilerimize,sivil toplum kuruluşlarımıza ve orada yaşayan halkımıza çok işler düşüyor,ilçe olarak kalkınmak isteniyorsa günümüzde bacasız sanayi diye adlandırılan turizme önem vermeniz gerekiyor.Bu konuda yapmanız gerekenleri önünüze koyup en sağlıklı olanı bulmanız gerekiyor.O zaman sadece yanınızda Ankara trekking olarak bizleri değil tüm çevre ve doğa severleri bulacağınızdan emin olunuz.

İşte size iddialı bir slogan ”Karadeniz yaylaları yalınız değil;Torosların Çamlıyayla’sını gördünüz mü?”

En güzel günlerin sizlerin olması dileği ile;öncelikle bu gezimize katılan arkadaşlarımıza ve bizleri orada güzel bir şekilde ağırlayan değerli dostlarımıza tekrar teşekkür eder;saygı ve sevgiler sunarım.

Dost selamlarımla;

Osman KÜÇÜKOĞLU Ankara-25.08.2008


 

KARADENİZ GEZİMİZİN ARDINDAN… 

Geçen seneden beri Doğu Karadeniz diyordum Selami Hocaya,Doğu Karadenizi bir gezelim.Sonunda gezdik ne müthiş yer olduğunu gördük. Karadenizin en güzel yanı,şehirler ve kasabalar arası yol çok uzun olmadığından sanki şehir içi yolda gidiyormuşsun gibi olması. Beni üzen sahil şeridi boyunca her yerleşim yerinde betonlaşmanın fazlalaşması.Karadeniz yolu gayet güzel olmuş hele 4 km uzunluğundaki tünel, Bolu tüneli neymiş dedirten cinsten. Samsun’lu olmama rağmen kendimi hiçbir zaman Karadenizli görmemişimdir. Aslında Karadeniz Samsun’dan ötesi, bizde sadece oraların biraz kırıntısı var. Bu grupla gittiğim her gezi bana başka tadlar vermiştir ama Kaçkar muhteşemdi diyebilirim.Evet Engin Hoca sonunda Kaçkar, Bafa’yı geçti, artık rahatlamışsındır.

Üzerinden 14 gün geçmesine rağmen doğasının el değmemişliği, Fırtına vadisinin, çağlayanların, şelalerin görkemliliği,buzul gölleri, yerel ifadeyle her daim üzerimize çöken dumanı ve endemik bitkileriyle bizi her zaman yanına çeken YUKARI KAVRUN, KAÇKARLAR… Geriye baktığımda müthiş bir şey yapmışız dediğim gezi… Düşündüklerimi özellikle yaşadıklarımın ne kadarını sizlere aktaracağımı bilmiyorum ama bir baslayalım bakalım. Ayder’i ilk görüşüm, yağmurlu, sisli, puslu bir havada, ıslanmalarımız, hiçbir karşılık beklemeden ıslanan giysilerimizi kurutmak için kuzineyi yakan Zeynep Teyze, yeni bir yerde olmanın insan yüzüne verdiği tebessüm, 38 derece sıcaklıktan gelip de ılık hatta biraz da soğuk havayı yaz ortasında ciğerlerimize çekmemiz, muhlama yemeği ile tanışmamız, iyi ki bu geziye geldik derken Yukarı Kavrun‘a çıkmak için gelen dolmuşlara binişimiz, midelerimizin yayık ayranı gibi çalkalanmasına neden olan bozuk ve tehlikeli yolda ilerleyişimiz, dolmuşun gidebileceği son noktada inip kalacağımız odalara yerleşme (Oda arkadaşlarım sizlerden çok memnun kaldım Gülsen Hoca.,Zeynep Hn.) Kahkahalarımızın bolca atıldığı, güzel sohbetlerin yapıldığı, şarkıların söylendiği, horon-halay çekildiği, tulum dinlenildiği, yemeklerin-kahvaltıların yenildiği, ısınma gereksinimizin karşılandığı şömineli, kuzineli Şahin Kafeye gelişimiz, yün yorganların içinden kalkıp kahvaltı sonrası yüksek irtifaya uyum için Samistal yaylasına 3100 mt. yüksekliğe çıkışımız, o yorgunluk üzerine bir de uykusuz geçen gecenin mahmurluğu ile ertesi gün sabah 4.30 da Kaçkar dağına doğru yola çıkışımız,

Yerel rehberimiz Mehmet (Seni çok sevdik; beyefendiliğinle, sakinliğinle, uyumluluğunla) ve liderimiz Selami hoca dahil 13 kişi olarak 2.5 saatlik yürüyüşün ardından dağın eteklerinde kendimizi bulmamız, çarşak adı verilen kaya,taşlar arasında yürüyüşümüz ya da sürünüşümüz,buzul yan geçişinde geçici işçilerin kadroya girme hevesiyle kazmayla bize yol açarak buzulu kırmalarını seyredişimiz, rehberimiz Mehmet’in eğer düşerseniz bana söyleyin ve yüz üstü değil de sırt üstü kelebek şeklinde kolları açıp sürtünme etkisiyle hızınızı azaltabilirsiniz dediğinde ilk defa ben gerçek dağcı mı ne oluyorum dediğim ve bu zamana kadar yaptıklarımdan farklı bir zirve olduğunu kavrayışım, gecici işcilerden (artık kadrolular) sonra büyük cesaret göstererek ilk geçiş yapan kişinin Yıldız Hn.olması, bir elimde baton,diğerinde kazma ile ilk defa yürüyüşcülükten dağcılığa transfer olduğumun işareti olarak gördüğüm buzul yan geçişini sadece önümdeki ayak izlerine bakarak tamamlamam. Tamam büyük bir zorluğu bitirdik derken kapı diye adlandırılan yere kadar taş stresi yaratmadan,arkadaki arkadaşı yaralamadan yukarılar Kaçkar sana geliyorum dediğim an yolda Engin hocanın Maho Ağa görüntüsüyle beni motive edin çırpınışları, Ekrem’in bir sağda bir solda önde arkada enerjik haliyle o anlarımızı ölümsüzleştirmesi, sonunda ulaştığımız yerde oksijen azlığında Nedim’in ikide bir bizlere verdiği mesir macunu ile zaten oksijen az bir de bu şekeri ağzıma yapışıyor nefes alamıyorum feryadıyla Ufuk’un serzenişleri, sonradan bu stres anımızın aşagida kahkahalara dönüşmesi, tırmanışta Ufuk ile Engin Hocanın A,B,C planları ve sonradan hiçbir plana uymadan grubu takip etmeleri dönüş yolunda bir hayli zorlandığımız çarşak etabından sonra kışın yapamadığımız kayağı burada yapmamızın zevki müthişti, rehber Mehmet, Gül,Birsen2 ve benim düşüşümüz tam seyirlikti. Bu arada dönüşümüzün şampanyalı kutlanması harikaydı.

Sonraki gün Ayder e yürüyüşümüz kaplıca keyfini yaşayışımız,Kazım Koyuncu müzikleriyle tekrar Y.Kavrun’a dönüşümüz ertesi gün Y.Kavrun‘a ve oradaki güzel insanlara veda edişimiz, Birsen1’in parmagina 3 dikiş atılması, sonrasında Uzungöl’e ve medeniyete kavuşmamız (otel olarak) Y.Kavrun güzelliğinden sonra oranın daha yapay geldiği (ama yine de hakkını yemiyelim çok güzel bir yer; Y.Kavrun’dan sonra olduğu için yapay), horon oyununun bilen kişilerce oynanması, grubun en küçüğü Taylan’ın hiç sızlanmadan bir büyük gibi hareket etmesi, Kamuran’ın diğer gezilere göre daha uslu olması, ertesi gün Maçka’daki bizi hayrete düşüren Sümela Manastırına gidişimiz, Trabzon’da çarşılar boyunca gezip TEDAK (Trabzon Tenis Dağcılık Kayak İktisas) tarafından çok güzel bir şekilde ağırlanmamız, yol boyunca otobüs içi mutad eğlencelerin her zamanki gibi Karadeniz gezisinde de devam etmesi, Kaçkar çıkışımızdan sonra oturup 2 gece boyunca attığımız kahkahalar ise ömre bedeldi. Ufuk ve ben bu geziden çok keyif aldık. Herkese teşekkür ederiz..

Gülbin Sevda 27-07-2007

 



 

KADIN VE KACKAR DAGLARI 

Tam yaşam elerimin arasından nasıl da yaşanmamışçasına rutin, sıkıntılı ve yorgun kayıp gidiyor dediğim zamanlardı...

Yapmak ve yaşamak istediğim bu değil, başka birşeyler olmalı derken, Ankaratrekking Gurubunun gazete yazısı.... Heyecanla hocayı arayışım, doğum günüme denk gelişi, yeniden doğmak gibi....

İlk yolculuğum, minicik bir minibüs, tatlı sohbetler, paylaşımlar, doğayla bütünleşmemiz,ağ aç dikme bayramına katkımız, Hasanoğlan yürüyüşümüz veeeee iste macera başlıyor.

Artık yaşamda anne, kadın, eş değilim sadece. Ben ve benim yaşamak istediklerim var. İçimdeki çocuk yanım fırlayıp çıkıverdi sanki, yeni keşifler, yeni heyecanlar, Hosgeldin YASAM.

Ilgaz, Canakkale, Abant, Mardin ve bol ağaçlı, güzel kahvaltılı yürüyüşler hoşgeldiniz.

VEEEEE KACKARLAR... ..

Nasıl da gerçek yasama arkamı döndürülmüşüm yıllarca. Dağların, Yıldızların, sisin, gürül gürül su sesinin, ağacın, yeşilin her tonunun, her tepeden fışkıran şelalelerin, beynime kazıdığım Karadeniz.

Sabah gün doğmadan işçi tulumlarıyla ineklerini ahırdan çıkarıp yaylaya salan,kilometrelerc e sırtında odunuyla yürürken evine doğru, bizlerlerle yinede gülümseyerek sohbetini eden öpülesi eller. Ağaç kesmeye giderken aracımıza konuk olan, uyardığımızda ise, ne olacak üç metre ağaçtan deyiveren, sırtı baltalı, eşinin arkasından minnetle ‘’bana hiç vurmadı’’ derken gözleri dolan Karadeniz’in Çalışkan kadınları

‘’Ayrı ayrı çay olmaz topluca verun siparüşü’’ diyerek kızgın söylenen, kızma dediğimizde ise Karadeniliyiz işte deyiveren güzel saçlı garson çocuk.

Vee Memet

Bir parça çikolata ve sigarasıyla bizi dağların en üstüne uçuruveren kahraman, şirin rehberimiz.İşini bu kadar doğal, kasmadan iyi yapan yürekli insan selam olsun sana, Kasımda Ankara’ya bekliyoruz.

Yaşıtları başka hayaller peşindeyken bizimle bu güzellikleri paylaşan biri lise diğeri ilköğretimde okuyan iki genç, gözümüzün nurları, ülkemin ışıkları. Biliyorum ki adınızı bir gün çok önemli yerlere çakacaksınız.Geleceğ in, umudum , heyecanlarım.

Gün doğmadan şükrettiğim o kayanın üstü. Yaşamak bu işte diye haykırdığım tepeler, göz yaşlarımın şahidi mavi gök!...

Yüreğime kazıdım sizi .

Bu güzellikleri birlikte soluduğum Ankaratrekking Gurubundan arkadaşlar ve hatta her yürüyüşte en az bir kez fırça yediğim Selami Bey, sizi bile! Yeni bir keşfe kadar özleyeceğim.

GÜLSEN SALMAN 19.07.2007 (04:30)

 


Saat
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam7
Toplam Ziyaret101644