Küçüklerin Gözlerinden Büyüklerin Ellerinden Öperim (Zulal ERİK)

MERHABA FETHİYE (Zulal ERİK)

O GECE FETHİYE BİZİMDİ! (Zulal ERİK)

AĞIT (Zulal ERİK)

YOL (Zulal ERİK)

HEY SEN! (Zulal ERİK)

ZATEN BU ÖLÜMLÜ DÜNYANIN DAVETSİZ MİSAFİRLERİ DEĞİL MİYİZ HEPİMİZ? (Zulal ERİK)

Bu Pazar Ben Yine Dağlardaydım... (Zulal ERİK)


Selami Hocam,

Ilgaz Küçük Hacet Zirvesi, Cumhuriyet tırmanışını, sizin ve arkadaşlarımın sayesinde hiç zorlanmadan tamamladım. Arkada kaldığımda, beni şarkılarla bekleyen ve karşılayan size ve tüm arkadaşlarıma teşekkürler.

Sabah kahvaltımız, hepimizin katkıları ve paylaşımı ile mükemmel bir açık büfe kahvaltıya dönüştü. Arabadaki yemek keyfimiz, arka beşlinin şarkıları ve her anımız bir başka güzeldi.

Tüm fotoğraflarda, bütün yorgunluğumuza rağmen, hepimiz nasıl da mutlu mutlu gülümsüyoruz.

Her anı ayrı bir güzel olan gezilerimizi, fotoğraf kareleri ile bizimle paylaşan, bize yeniden yaşatan arkadaşlarımıza teşekkürler.

Çankırı’da bizi misafir eden bizimle birlikte yürüyen güzel insanlara teşekkürler.

Başka yürüyüş ve gezilerde yeniden birlikte olmak dileklerimle, saygı ve sevgilerimle,

Gülnur Minican 31.10.2008

KIBRIS KOYU KANYONU

SEVGILI GUNLUK!!! ANKARA BUGUN BIR BASKA GUZEL DI SANKI KIBRIS KOYU KANYONUNA GIDECEGIMIZDEN MI SAATLAR BIR SAAT GERİ ALINDIGINDANMI , BILMIYORUM BENIM ICIN GUZEL BIR GUNDU. SAGOLSUNLAR KIBRIS KOYU DERNEGI BASKANI ALI BEY VE ARKADAŞLARI MEVLUT AMACA,FOFOGRAFCI ALI BEY HARIKA BIR YURUYUSE IMZA ATTIRDILAR. BU KANYONU ILK GECEN BIZ OLDUK. KOY DERNEGI HEPIMIZE ALTIN AYVA ODULU VERDI!!!!

ILK BASLANGICTA ELMADAGI KAYAK MERKEZI ETEKLERINDE YURUYUS BASLADIGINDA, INANIN ICIMDE BU DIMDIZLAK YERDEMI YURUYECEGIZ DEDIM!!!ITIRAF EDIYORUM. YARIM SAATE YAKIN BOYLE YURUDUK SONRAAAAAAAAA! ! AKAN SULAR,MAGRALAR, FIRIGLER, GALATLAR DONEMIDEN KALAN YERLESIM ALANLARI, INANILMAZ BIR DOGA.GUNE GUZEL BASLAMAMIM SEBEBI BUYMUS. MEVLUT AMACA CEYLAN GIBI DAGLARI,SULARI ASTI, HARIKA BIR TEMPODA KOY DERNEGINE BIZI ULASTIRDI GENC YASINA RAGMEN(68) BASKAN ALI BEY,FOTOGRAFCI ALI BEY VE DIGER DOSTLAR HARIKA BIR EV SAHIPLIGI YAPTILAR. HEPSINE GURUBUMUZ ADINA TESEKUR EDIYORUM.

UMARIM DEVLET BU KANYONA EL ATAR TAS OCAKLARINI KAPATIR. ANKARA NEFES ALMAK ISTERSE BU GUZELIM YERE SAHIP CIKAR YURUYUS BITTIGIN DE SUNULAN CAYLAR ABU HAYATTI.

Ali YILMAZ 27.10.2008

Aman yanlış anlaşılmasın her şey iletişim içindi o gece FETİYE'DE...

En nihayetinde hepimiz kardeştik Adem ve Havva tarafından.

Amaç belli: Cetvelle sonradan çizilmiş sınırları şöyle boylu boyunca silip kaldırmak tüm mesafeleri ortadan...

Dağdan gelip bağdakini kovmak konumuz değil şimdi...

Malum ısrarcı ve yılmaz kararlılığımızla alabildiğine klasik, zamfirin kalbime yönelik serenatını saymazsak biraz da galiba DITTIRI DITTIRI elektronik doğum günü kızının özel seçki cd sini gülümsemekle gülümsememek arası kararsız kalmış bir yüz ifadesi ile dinleyen ağır top ingiliz misafirleri en sonunda kendimize benzetip yalınayak dökerek ortaya malum damat halayı, misket derken OH BE, RAHATLADIK!

Zaten bu ölümlü dünyanın davetsiz misafirleri değil miyiz hepimiz? Ve elbet kardeş değil miyiz adem ve havva tarafından? Aman yanlış anlaşılmasın herşey iletişim içindi o gece şahidiz hepimiz...

Zülal Erik

O GECE FETHİYE BİZİMDİ!

Karanlığı yaran aydınlıktı, o gece bayram
turuncu, mor ve mavide gizliydi.
En çok ta kırmızı alevlerin
üşümüş kumlarla dansıydı yaşanan...

Ve çığlık çığlığaydı kalpler
Ey Tanrılar,
şarabın kırmızısında
işte bu gece, dansetmeli İNSAN!

O gece, on beşinden altmışına
yaşamla ölümün yalınayak dansında göz kırpıyordu bize coşku...
Oysa
gökyüzüne uzanan alevlerin aydınlattığı gölgeli yüzlerin dudağında kıvrılan
hüzünlü bir gülümsemede gizlenmişti
içindeyken önemsenmeyen
ancak uzaklardan özlenen bayram...

Damat halayının arsız haykırışlarındaydı bayram, o gece
ve işveli davetiydi kahpenin Tanrılara.

O gece Ankara havalarıydı,
uzakları kucaklatan
ve gökyüzüne uzanan alevlerin aydınlattığı yüzleri,
tek yürek birleştiren bir halkada...

O gece bayramdı
Bolca gülümsemekti, o gece
işveli kahkalarla kıskandırmaktı Afrodit'i...

O gece bayram,
yörük çadırının gizli misafiriydi.
Kerimoğlu'nun pek bir oynak garsonunun
çökertmeli ikramlarıydı...

Selami babanın 20 liralık bahşişin de gizlenmiş çocuksu coşkusuydu
Biraz Mihriban, biraz Yozgat Sürmelisi
Çokca Çökertmeydi o gece bayram...

Hermes vardı o gece her yerde
karşı konmaz fısıltıları ve
umudun kanat takışı kalplere...

Yani dostlar,
o gece
gece uzundu
ve o gece
Fethiye bizimdi!
Hayde Bree!

***

Geceki fırtınaya
öfkeye ve kardeşi coşkuya
umuda ve kardeşi hayalkırıklığına inat
çarşaf gibiydi gün doğumunda AKDENİZ
yüzsem izi kalacaktı üzerinde...

Sessizce gülümsedim, ona
ve göz kırptım:
Kendine iyi bak ve mutlu kal, dedim sessizce.
Babadağ ile randevum var, rüzgarda!

ZULAL ERIK 07.10.2008

MERHABA FETHİYE

Sabahın ayazında umutla beklenen bir köy kahvaltısıydı karanlıkta Kumrular'da buluşmuş gözleri uzun bir yolculuğun ardından aydınlığa taşıyan...

Pırıl pırıl bir hava Kararsız kalmış Ekim güneşi İşte Akdeniz İşte Çalış Plajı!

Biraz çekingen biraz umutlu elbet hüzünlü bir avuç bayram kaçağı, gözleri ile haykırdı:

Merhaba FETHİYE, Talibiz tüm güzelliklerine...

ZULAL ERIK 07.10.2008

MERSİN CANLI!!!! YAYLA

ÖYLE YAYLALARDI Kİ AĞZIMIZ AÇIK DOYAMADIK DAĞLARA TAŞLARA,ORMANLARA, DEĞERLİ ARKADAŞIMIZ OSMAN’IN MEMLEKETİ OLMASI DOLAYISIYLE ÇAMLIYAYLADA BİZE REHBERLİK YAPAN ARTIK DOSTUMUZ OLAN MEHMET BEY DOLU DOLU İKİ GÜN YAŞATT I BİZLERE. NAMRUN KALESİNDE TARİHLE YÜZLEŞTİK, BİRAZ DAHA ZORLASAK KENDİMİZİ ARŞIN MERKEZİNE ÇIKACAKTIK. KALE ,ÇAMLI YAYLAYA TEPEDEN BAKARKEN HERŞEYİN HAKİMİ BENİM DİYORDU. BAŞTEPE DE ORMAN GÖZETLEME YERİ ŞATOYU ANDIRIRKEN TOROSLAR AVCUMUZUN İÇİNDEYDİ. KOSPINARI, ANA ARDIÇ! BİNLERCE YILLIK YAŞIYLA BİZİ KONUK EDERKEN, KANATLARI ALTINDA GEÇMİŞE YOLCULUK ETTİK. PAPAZIN BAHÇESİNDE ANADOLUMUZUN BİTMEK TÜKENMEZ MİSAFİRPERVERLİĞİNİ YAŞADIK, SİMSİYAH ÇAYDANLIKTAN BARDAKLARIMIZA ÇAY YERİNE HUZUR, SAMİMİYET DOLDU. YUDUM YUDUM İÇTİK DOST SICAKLIĞINDA Kİ ÇAYLARIMIZI. BÖGÜRTLENDİKTEN (ANIT AĞACA )SABAHIN SEHERİNDE MEHMET BEYLE YOL ALIRKEN, RÜZGÂR ÇAM, ARDIÇ, ÇINARLAR’LA ŞARKILAR SÖYLEDİ BİZLERE. YABAN HAYATTA GEYİKLERİ GÖRÜP GEYİK MUHABETİ YAPALIM DEDİK AMA PAZAR TATİLİ OLDUĞUNDAN, PİKNİĞE GİTMİŞLER GÖRÜŞEMEDİK. ANIT AĞAÇ, HEMEN YOLUMUZUN ÜZERİNDE NEFESLERİMİZİ KESEN MUHTEŞEM GÖRÜNÜMÜYLE BİZİ SELAMLARKEN, BU ENDAM, BU BOY U POSU BİZİ ÇOK KISKANDIRDI. DOKUYÜZ YILLIK YAŞIYLA HİÇ YAŞINI GÖSTERMİYORDU(GÖSTERİŞİ SEVMEZMİŞ) SON DURAĞIMIZ DOĞUMA ARTIK NEFESLERİMİZİ TUTUP BAKMA YETENEĞİMİZİ YİTİRDİĞİMİZ BİR DERİNLİĞE SAHİP NEFİS BİR BÖLGEYDİ. KENDİMİZİ KARTAL, ŞAHİN, GİBİ HİSSETTİK. BU GEZİDE ÇARESİZLİĞİ YAŞADIM O YALÇIN DAĞLARDA TOROSLAR DA.

SÖZÜN, GÜCÜN BİTTİĞİ, YAMAÇLAR DA BİZLER BİRER NOKTAYDIK. ÇARESİZLİK DAĞLARIN VADİLERİN GÜCÜNDENDİ. HER YAZININ FİNALİDE BU GEZİN KAHRAMANLARI( KAHRAMANI) VARDIR TABİKİ REHBERİMİZ SELAMİ KALAY,A GURUP ADINA TEŞEKKÜR EDİYORUM. TUTTUGUN ALTIN OLSUN BOZDUR, BOZDUR GÖNLÜNCE HARCA!!! KALIN SAĞLICAKLA.

ALİYILMAZ. 25.08.2008

Memleketim Çamlıyayla :

Merhaba Arkadaşlar,Merhaba Can Dostlar.

Öncelikle;çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği yerleri,güzellikleriyle birlikte sizlerle paylaştığım için çok mutluyum.O güzel ilçemizi,yaylamızı,Çamlıyayla’mızı dış dünyaya açmak,Toros dağlarının o tüm doğa harikası haşmetini ,o güzel vadi ve kanyonlarını,florasını , zirvelerini en önemlisi de Türkiye’de Karadeniz yaylalarından başka yaylalarında var olduğunu , insanlara anlatmak adına bana ve arkadaşlarıma destek olduğunuz ve olacağınız için sizlere minnettarım.Değerli rehberimiz,liderimiz Selami beye beni kırmayarak bu geziyi proğramına aldığı için de özellikle teşekkür ederim.

Bizlere;tüm zamanını ayırarak yerel rehberliğimizi yapan,gelen ekip arkadaşlarımızın her türlü ihtiyaçları ile bizzat ilgilenerek bizleri adeta bağrına basan ve bu işe ne kadar önem verdiğini her haliyle belli eden, değerli ilçe başkanımız Mehmet Yetiş beyefendiye de ne kadar teşekkür etsek azdır arkadaşlar.Mehmet beyi ilçemiz tanıtımı konusunda destekleyen belediye başkanımız ve orman müdürümüze de burada gıyaben de olsa teşekkür etmek isteriz.Ağırlanmamızda adeta sofrasını açarak bizlere her türlü ikramı yapan, belediye başkan yardımcımız Yusuf Sakallı’ya da burada teşekkür ederiz.Değerli dostlarımız hepiniz var olunuz,ancak el birliği yapılarak bu gibi işlerin üstesinden gelineceğinin bilinci içerisinde olmanız bizleri heyecanlandırdı,bu beklide ilk adımdı, unutmayalım en uzun mesafe atılacak ilk adımla kısalırmış.

Doğa harikası Türkiye’miz Anadolu’muz doğusu,batısı,kuzeyi,güneyi ile bizler için bulunması güç güzellikler barındırıyor.Bizler bu güzellikleri doğaya zarar vermeden el ele vererek bilinçli projeler üreterek paylaşa bilirsek o zaman o güzelliklerin değer kazandığını görürüz.Bu yaşamış olduğumuz doğa harikası güzellikler bizde kalsın dediğimiz zaman ise hem o doğaya,hem doğa severlere, hem de burada yaşayan insanlarımıza ekonomik yönden katma değer sağlatamadığımız için farkında olmadan zarar vermiş oluruz.Onun için Çamlıyayla’mız da bulunan idarecilerimize,sivil toplum kuruluşlarımıza ve orada yaşayan halkımıza çok işler düşüyor,ilçe olarak kalkınmak isteniyorsa günümüzde bacasız sanayi diye adlandırılan turizme önem vermeniz gerekiyor.Bu konuda yapmanız gerekenleri önünüze koyup en sağlıklı olanı bulmanız gerekiyor.O zaman sadece yanınızda Ankara trekking olarak bizleri değil tüm çevre ve doğa severleri bulacağınızdan emin olunuz.

İşte size iddialı bir slogan ”Karadeniz yaylaları yalınız değil;Torosların Çamlıyayla’sını gördünüz mü?”

En güzel günlerin sizlerin olması dileği ile;öncelikle bu gezimize katılan arkadaşlarımıza ve bizleri orada güzel bir şekilde ağırlayan değerli dostlarımıza tekrar teşekkür eder;saygı ve sevgiler sunarım.

Dost selamlarımla;

Osman KÜÇÜKOĞLU Ankara-25.08.2008

Bir Gezinin Notları :

Heyecanlıyım;Ankara trekkingle tanıştığım ilk günden beri heyecanlıyım,yıllarca akıp giden zaman içerisinde gerçek yaşama dair kaçırdığım şeyleri yeniden keşfetmeye başladığım için heyecanlıyım, 50 yılın verdiği yorgunluğu yaşam heyecanına çevirebilme başarısına kavuştuğum için heyecanlıyım,kısacası bu gün yani 18 Temmuz 2008 saat 20’de yeni bir heyecanı yaşamaya başladığım için çok ama çok heyecanlıyım.Tam bir yıldır Kaçkardan beri bu seyahati bekliyordum.İyi konsantre olduğumu sanıyorum.Ötesi Selami beyle birlikte geçirmiş olduğum 5 yıla yakın bir süreç içerisinde yaşamış olduğum deneyimlerden yararlanıp başkalarına da yardımcı olabileceğim için hem mutlu hem de heyecanlıyım. Bunlar benim seyahat öncesi duygularımdı.Ya ; seyahat nasıldı diye sorarsanız işte oda aşağıda.

Otobüsümüz kumrulara geldi herkes birbiri ile şakalaşıyor şimdiye dek yaşanmış olan güzel hatıralar paylaşılıyor,aramıza yeni katılan arkadaşlar var onlarda eskilerle tanışıp kaynaşmaya yaklaşık 7 gün sürecek olan bir birliktelikte kendilerine arkadaş bulmaya çalışıyorlar. Bagajlarımız verildi artık otobüsteyiz.Herkes çok cici,çok sevimli,gençler içlerindeki o güzel heyecanları, parlak güzellikleri ile ışıl ışıllar.Gülüyorlar,şakalar yapıyorlar sadece onlar mı herkes birden bütünleşiverdi artık hepimiz yaşayacağımız güzelliklere hazırız ve aynı yaşlardayız.Arka beşli gece kondu gurubumuz başta olmak üzere hep birlikte şarkılar türküler söyleyip yoruluncaya kadar uyumadan uzunca bir süre yolculuğumuzu sürdürüyoruz.Takiii ertesi gün saat 11.30’da Artvin’in Borçka ilçesine gelinceye kadar.Burada 3 tane minibüs bizleri bekliyor,binmeden önce lokantada bir öğle yemeği yiyoruz,ama ne yemek sanki lokanta sefilleri doyuruyor,herkes öylesine acıkmış ki ne varsa menüde hemen onun siparişini verip resmen saldırıyor.Sonrasında da son alışverişleri yapıp minibüslerimize binip beyazsu yaylasına doğru yola çıkıyoruz.Bu arada Borçka bizlere çok iyi bir izlenim vermiyor herkesin genel kanaati en başta o güzelim doğaya yakışmayan görüntü kirliliği içerisindeki bir ilçe oluşu.İleride inşallah belediye başkanına bu görüşlerimiz ulaşırda en azından bina dış cephelerinin bir sıva,boya düzenlemesini bina sahiplerine yaptırırlar.Yaklaşık olarak 3 veya 3,5 saat sonra sislerin içerisindeki güzel mis gibi çiçek kokuları arasındaki yaylaya ulaşıyoruz. Oh özgürüm işte; dağlar,taşlar,yaylalar geldim işte sizin o tertemiz bağrınıza kendimi bırakmaya,çayırlar,çimenler sizleri üzerime yorgan yapmaya;sizlerle bir olup yaşamaya,artık 7 günde olsa şehrin keşmekeşi yok,sessizlik.Bak diyorum kendime işte kuşlar yine şarkılarına başladı bizleri karşılıyorlar,inekler,öküzler böğürüyorlar.Ya o; sımsıcak karadeniz köylüsü güler yüzlü analarımız özlemişim sizleri kendinize has şivelerinizle nede güzel sözler söylüyorsunuz.Buradaki rehberimiz İsa bizlere karşı imkanları yettiğince bir çaba içerisinde,birden Selami beyin sesi duyuluyor;işte o ses işlerin o kadar da boş verilmeyeceğini hatırlatıyor bizlere.“Arkadaşlar pansiyonda kalacaklar hemen pansiyona çadır kuracaklar (yukarıda bir tepe gösteriyor) tepeye;sonrasın da hemen uyum yürüyüşü yapılacak çabuk olalım lütfen”.Hemen sırt çantalarımızı ve eşyalarımızı yüklenip tepe taşınıyoruz.Arkadaşlarda öyle bir eşyayla gelmişler ki adeta buradan hiç dönmeye niyetleri yok.Benim bütün eşyamın tamamı bir sırt çantası,kaldırdığım zaman olay bitiyor. Bazı arkadaşlarımın tepeye 3 defa çıktığı oldu.Herkes yerleşip çadırlar kurulduktan sonra yukarıdaki tepeye 3.050 m’ye uyum yürüyüşüne başlıyoruz.Etrafımız tamamen sisle kaplı Allah’tan yağmur yok.Bazı arkadaşlarımız gelmiyorlar ama dönüşümüzde anlatacaklarımızdan dolayı pişman olacakları kesin.Yükseliyoruz sis yukarılarda açılmaya başlıyor ve bir süre sonra bulutların üzerindeyiz.Aman Allah’ım bu ne güzellik sanki uçaktayım bulutların üzerinde bizleri karşılayan tepelerin o mağrur yükselişleri hem selamlıyor,hem de bu iş bu kadar kolay değil dercesine uyarıyor.Olsun yarış halinde değiliz, sizlerin o güzel Anadolu’muzun güzelliklerini keşfetmek niyetindeyiz.İnsan ömrü dediğin nedir ki,onu da bir yerde oturarak etrafındaki güzelliklerin farkında olmadan yaşamak niye.Şükrediyorum; Tanrıma şükrediyorum beni sağlıklı kılıp bu gücü bana verdiği için şükrediyorum,bana böylesine güzel bir ülkede doğma ve yaşama şansı verdiği için şükrediyorum, beni birlikte olduğum bu güzel insanlarla tanıştırdığı için şükrediyorum.İşte yeni bir uyum zirvesindeyim daha yukarısı yok mu dercesine en yüksek kayayı arıyorum.Derken Selami bey her zaman ki gibi en yüksek kayayı kapmış oradan bizlere sesleniyor.Kamp alanına döndüğümüzde hava iyice kararmaya başlamıştı ama sis yoktu. Akşam yemeklerimizi yiyip birazda keyif yaptıktan sonra çadırlarımıza çekildik.Ertesi gün gece saat 3’te kalkılıp en geç 4’te Karçal dağı zirvesi yapılacak.Herkese iyi geceler arkadaşlar. 3.30’da uyanabildim,kısaca bir şeyler atıştırıp düzenli kullandığım ilaçlarımı aldıktan sonra çadırımdan dışarı çıktım herkes ayakta hareket için hazır bir şekilde toplanıyorlar.Ben çantamı akşamdan hazırladığım için pek telaşlı değilim bir de mümkün olduğunca az malzeme ile hareket etmeye çalışıyorum.Bu da önceki katıldığım yürüyüşlerden edindiğim tecrübelerimden ve değerli ortağım Metin beyle yaptığım Saint Paul yürüyüşünden kalma bir alışkanlık.Toplam 37 kişiyiz.3 gruba ayrılmış durumdayız.Birinci grup zirve grubu,ikinci grup yıldız gölü grubu,üçüncü grupta kampta kalacaklar grubu.Ben tabiki birinci gruptayım.Saat 5 gibi hazırlıklar tamamlanıp gruplar halinde yola çıkıyoruz.Bu gün hem zevkli,hem yorucu, hem de uzun bir gün olacak,biz Karcal zirve grubu olarak zirveyi yaptıktan daha sonra yıldız gölü grubu ile birleşerek oradan Gorgıt yaylası üzerinden macahele yürüyeceğiz,programımız oldukça zorlu ama hepimiz yapacağımıza tam inanmış ve bu işin üstesinden gelebilecek güçteyiz.Ben önceki hafta Torosların Bolkardağları Medetsiz zirvesini yaptığım için kendimi daha bir hazır hissediyorum,yani kondisyonum iyi.Yürüyüşe başlıyoruz İsa bize rehberlik yapıyor. Bulunduğumuz yerden Karçal zirveleri henüz görülmüyor,artık öğrendiğim bir şey var en uzun mesafe ilk adımla başlar,bende bugün için ilk adımımı atarak başlıyorum,içimden hepimiz için duamı yapıyorum İşte yine yükseliyoruz bir süre sonra yıldız gölü grubu bizden ayrılıyor,birbirimize buluşmak temennisinde bulunuyoruz.Selami hoca önce tempoyu biraz hızlı tutuyor,iyide oluyor,çabuk bir şekilde ısınıp önümüzdeki ani çıkışlara hazırlıyor bizleri,sonrasında güzel bir yürüyüş temposu yakalanıp herkesin o yüksekliklere nasıl çıktığını anlamayacağı bir seviyeye getiriyor,kısacası tempo iyi,uyum iyi tırmanıyoruz, şakalaşanlar var aramızda,espri olsun diye birbirlerini geçenler var tabi ki olayın ciddiyetinden de bu arada kopulmuyor,zaten kopulması da mümkün değil;çünkü bizim Selami hocamız var,yürüyüş sırasında değişik bir insan yüksek sesle bir bağırdı mı olay bitiyor,valla hiç şakası yok orada koyar mı,koyar aşağıda kuzu,eee kolay değil hani her şey yerine göre hepimizin bir yere kadar sorumluluğu var üzerinde o nedenle haklı , içimden söyle hoca ;söyle diyorum bizleri de pek gevşek bırakmaya gelmiyor hani.Bir de bu yürüyüşlerimiz de resim çekmek çok önemli,Allah’tan çifte turbolu bir Ekrem kardeşimiz varda Selami hocanın talimatlarına yetişebiliyor yoksa ne mümkün samimi olarak söyleyeyim ben yapamam.Nedim yine her zamanki gibi artçı arkayı toplayıp geliyor.Sağda solda buzullar var.İsa riske girmeden güzel bir rota takip ederek ilerliyor,işte çarşaklar başladı artık yükseliyoruz ama çok dikkatli olmamız gerekiyor zira zikzak yaparak yükseldiğimiz için yukarıdan düşecek olan bir taş veya kaya parçası aşağıdaki bir arkadaşımızın felaketi olabilir.Bu arada Barış isminde yeni aramızda gördüğüm bir arkadaş var bu konuda oldukça dikkatsiz davranıyor,elbette isteyerek yapmıyor ama her an birine zarar verebilir,çok kayıyor ve de taş düşürüyor.Derken ön de bulunan Ekrem kardeşimin ayağından kayan biraz irice bir taş herkesin taş diye bağırması ile birlikte başımı kaldırdığımda üzerime doğru hızlanmış bir şekilde geldiğini görüyorum yapacak bir şey yok, beni de alıp götürecek çünkü hatırı sayılır bir irilikte veya son anda sekerek başka bir tarafa yönelecek Allah’tan ikisi de olmuyor,ben ani bir refleksle son anda öne doğru bir hamle yapıyorum ama yine de taşın bana çarpmasından kurtulamıyorum, yaptığım o son hamle ile taş geride kalan sağ ayağımın tam topuğuna çarparak aşağıya gidiyor.Olay ciddi ama bende bir şey yok moraller ve motivasyon bozulmasın diye umursamaz görünüyorum ama açıkça söyleyeyim çok korktum. İşte Karçal zirvesindeyiz (3.400 m)ilk çıkanlardanım tüm arkadaşların gelmesini bekliyoruz. Bu arada flamamızı ve o dünyada başka eşi benzeri olamayan şehitlerimizin al kanları ile boyanmış ay yıldızlı bayrağımızı açıyor onu yine zirvelere çıkarttığımız için hepimiz gururla önünde eğilerek zirve resimlerimizi çektiriyoruz;birbirimizi kutluyoruz.İşte yine o büyük haz başarmanın hazzı,gururu müthiş bir şey anlatmak mümkün değil bizzat yaşamak lazım. İniş başladı bu arada hava bozuyor inişte bir çok arkadaş oldukça zorlanıyor,tempo düşüyor;yıldız gölünde bulunan arkadaşlarla buluşmamız lazım yoksa program aksayacak düşmeden ama bazı arkadaşlarımız kayarak bir şekilde iniyorlar.Bu arada doğa gücünü gösteriyor ve tamamen sis içerisinde kalıyoruz.Selami hoca grubu riske atmamak için inerken karşılaşmış olduğumuz Artvin’den gelen bir başka grupla bizim grubu birleştirip rehberimiz İsa’yı yıldız gölünde bulunan diğer grubu konaklama yerimize getirmek üzere programda bir değişiklik yaparak bütün grubu yaylada toplamaya karar veriyor.Grup yaylada toplandıktan sonra yeni bir hareket şekli belirlenecek.Biz diğer grupla birlikte yaylaya iniyoruz.Ben kendi adıma mutluyum akşam çadırda kaldığımdan, kalamadığım için yaşayamadığım yayla evlerinden birinde en azından diğer grup gelinceye kadar dinlenme fırsatı bulacağım diye.Nitekim de öyle oluyor botlar fora ,çanta fora birde üzerimi değiştiriyorum birde tuvalet, yeniden doğmuş gibiyim.Sedirlere oturuyoruz artık belirtmeme gerek yok sohbet,fıkra ve espriler kırıla gidiyor.Aaaa o da ne Karadenizli anam gelip de, “çocuklar yemek yeyup çay içeymusunuz”diye sormaz mı işte bu ,işte bu ya nerede yaşarsın bu güzelliği kurufasulye,sorte(yanlış yazmış olabilirim)sarımsak ve su dan oluşan bir mönü üzerine de Karadeniz çayı,haaa botlardan çıkan ayakların o dayanılmaz ayakkokusu aromalarını burada belirtmeden geçmek istemem hani derler ya burnumun direği sızladı işte aynen öyle. Bizler için iyi bir mola oldu;diğer arkadaşlarda geldiler ama onlar yorgunlar fakat duracak zaman yok ben son anda sadece suyumu alarak gitmeye karar veriyorum bütün çanta ve eşyamı minibüse bırakıyorum.Şöyle elimi kolumu sallayarak yürümek istiyorum.Üzerimde birde yağmurluğum var. Hava bizler için çok kötü etrafımızı göremiyoruz sis içerisinde ve yağmur çiseltisi arasında yürüyoruz yerler ıslak;yer yer akan suların içerisinden geçiyoruz.Gorgıt yaylasına efeler köyünden geçerek ulaşıp minibüslerle macahele gideceğiz yani yaklaşık olarak 5 saat kadar yürüyeceğiz. Yerler çok kaygan hatta vıcık vıcık artık ormana giriyoruz,resmen yağmur ormanlarındayız hava nemli bir taraftan terliyor,diğer taraftan ıslanıyoruz bir saatin içerisinde diyebilirim ki kuru yerimiz kalmadı,mutluyuz ;mutluyum kimse şikayetçi değil herkes parkuru bir an önce bitirmek istiyor yerler çok batak olduğundan bazı bölgelere ağaç kütüklerinden yollar merdivenler yapmışlar onların üzerlerine basarak ilerliyoruz.Bu arada Selami hoca bana Osman;Tülin ile Nigar hanıma eşlik et onlar çok düşüyorlar ve geride kalıyorlar dedi,Tülin emme basma tulumba gibi önümde vıct diye kayıyor hemen ayağa kalkıp Osman bey bir şeyim yok diyor ve devam ediyor bu senaryo belki onlarca defa devam etti ben artık Tülin’in düşüp kalkmasını kanıksadım bir şey diyemiyorum çünkü bana dönüp bir şeyim yok derken öyle mahcup oluyor ki daha fazla rencide olmasına ben razı olamıyorum tamam Tülin hanım devam edin deyip yürüyoruz.Nigar hanım bir felaket devamlı geride kalıyor.Derken iki arkadaşımız aksamaya başlıyor Arif ve Çağdaş her ikisinin de problemi ayaklarından zor yürüyorlar ve geride kalıyorlar dolayısı ile gurubun yürüyüş temposu düştü,önce razı olmamalarına rağmen sonradan rıza gösterip ağrıyan bölgelerine soğuk siprey uygulanmasına razı oluyorlar iyi ki ben çantasız gelmişlim Arif’in çantasını ben alıyorum ve onun çantasız olarak yoluna devam etmesini istiyoruz.Artık her ikisi de ağır aksak yola devam edebiliyor.Gorgıt yaylasına ulaşıyoruz tamamen boş evlerden oluşuyor yılın belirli aylarında çok kısa sürelerle kullanılan bir yayla imiş,bir girişimci turizm yatırımı olarak bir konaklama tesisi inşa ediyormuş biz de o inşaatın üzerine çıkıp orada bulunan sedirlere sıralanıp biraz mola verdik bu arada da yağıştan kurtulmuş olduk.Bir şeyler atıştırdık ama artık herkesin yüzünden yorgunluk akıyor,bir an önce akşamda yaklaştığı için çadırlarımızı kurup yatmak istiyoruz.Ama önümüzde daha epeyce yol var.Bundan sonraki güzergah daha da kötüleşiyor ve resmen bataklıkta yürüyoruz.Artık ıslaklık veya kuruluk fark etmiyor,Tülin yine düşüyor,Nigar yine geride kalıyor,Arif ve Çağdaş yine ağır aksak ilerliyor.Başka vukuat yok. Ara ara molalarla devam ediyoruz artık hava karardı bazı arkadaşlar tepe lambalarını yaktılar, birden bir kavşakta arkada kopmalar olduğunu fark edip Selami bey grubu durduruyor bir toplanalım diyor;çünkü bazı arkadaşlar sisin de etkisi ile görünmüyorlar onlara sesleniyoruz fakat ses yok biraz telaşlanıp birazda geriliyoruz,artık yorgunluk hat safhada saat gece 4 ten beri ayaktayız.Arif ve çağdaş ses veriyorlar derken Nigar hanım“Osman beni bıraktı ben burada kaldım” diye büyük harflerle bağırmaz mı ben önce şaşırıyor sonra mahcup oluyorum fakat yapacak bir şey yok laf ağızdan çıktı bir kere,önemsemeyip biraz gülüp yolumuza devam ediyoruz;tam mutlu sona ulaştık derken aman Allah’ım yolda önümüzde büyük bir hızla akmakta olan derenin üzerindeki uzatılmış bir ağaç gövdesi üzerinden yürüyerek karşıda bulunan araçlara binebileceğimiz haberi geliyor çünkü araçlar bize daha fazla yaklaşamıyorlarmış o an da ben herhalde bugün bir Survivor’dayım diye düşünüyorum.Bu bir şaka olmalı bu kadar yorgunluğun üzerine hızla akan ve ilerisi yukarıdan inerken görmüş olduğum şelale değil de;müthiş bir eğim olan derenin üzerideki yaklaşık 5 metre uzunluğunda 25 cm eninde bir ağacın üzerinden geçeceğiz.Hava iyice karanlık; rehberi araçların gelmesi yönünde iyice bir zorluyoruz, fakat nafile oradan geçmekten başka çare yokmuş,kendisi önden gayet rahat bir şekilde geçip karşıda bizleri bekliyor kafa lambalı arkadaşlardan bazıları lambaları ağacın üzerine tutup yolu biraz olsun aydınlatıyorlar ben bir cesaret 4’üncü olarak karşıya geçiyorum ve arkama bakmadan ilk araca binip diğer arkadaşlarımı beklemeye başlıyorum.Bu arada korktuğumuz bir haber geliyor Birsen arkadaşımız düşmüş fakat ağaç köprünün diğer tarafına düşüp koluyla köprüyü yakalayıp tekrar çıkmayı başarmış büyük bir oh çekip başka bir vukuat olamadan araçlarla yola koyuluyoruz. Artık hedef tek başka bir aksaklık çıkmasın istiyoruz.Hepimiz bir şekilde yatmak ve uyumak istiyoruz.Derken konaklayacağımız yer sandığımız bir yere geliyoruz burası bir arı yetiştirme ve takip merkezi gibi bir bina içerisinde birkaç görevli var.Selami hoca çadır kurulmadan hepimizin bir çatı altında kalabileceği imkan yaratmaya çalışıyor,araçlarla önceden göndermiş olduğumuz eşyalarımızda burada üzerlerine bir naylon örtülmüş yığın halinde duruyorlar. Birçok uzun görüşmelerden sonra anlaşma sağlanamayıp Tema’nın pansiyonunda kalacak olan arkadaşların yanına gidilmeye ve orada bir çare aranmaya karar veriliyor.Tema’daki uzun görüşme ve pazarlıklardan sonra 3 değişik şekilde kalınabilme imkanı doğurtuluyor.Ben 9 arkadaşla birlikte tesisin tiyatro sahnesinde mat ve uyku tulumu ile kalacak olanlarla birlikteyim ve 20 YTL ücretle burada kalmaya hak kazanıyorum.Müthiş sevinçliyiz birincisi bir çatı altındayız,ikincisi arkadaşlarımızın odasında banyo yapma imkanımız var,üçüncüsü sabah sıcak çayla kahvaltı yapabileceğiz.Biz 9 arkadaş sahnedeki yerlerimizi alıyoruz.Bu arada tesiste kalan diğer misafirlerin çocukları Ekrem’e gelerek , “ ağabey oyun ne zaman başlayacak” diye soruyorlar.Banyolarımızı yapıp;birazda bir şeyler atıştırdıktan sonra yatıyoruz.Horultular birbirine karışıyor,postal kokusunu hiç sormayın,inanmayacaksınız ama tarifi mümkün olmayan bir mutluluk var hepimizde,birbirini bu kadar az tanıyan insanların kısa bir sürede bu kadar fazla değeri bir arada paylaşabilmesi çok güzel bir şey olsa gerek. Bugünü de burada noktaladık. Hepinize iyi geceler arkadaşlar.

Saat 5’te kalktık kuş tüyü yatakta yatmış gibi dinlenmişim inanması güç değimli ama doğru; hemen sabah temizliklerimizi yapıp şöyle bir keyifle kahvaltı masamıza kurulduk,ooooh sıcak çay da pek iyi geldi.Hadi işbaşına eşyalar yüklenecek benim eşyam hazır hemen veriyorum ve bir köşede oturan Nigar hanımı görüp akşamdan dolayı onun gönlünü alıyorum oda gayet mütevazı bir şekilde karşılık verip kırgınlığımız olmadığını belirtiyor.Memnun oluyorum.Sonrasında Nihat hocam ve birkaç arkadaşla birlikte Camiliyi gezmeye çıkıyoruz. Tarihi camilinin halen ibadete açık bulunan camisini ziyaret ediyoruz,Ekrem kardeşim güzel resimlerini çekiyor.Gürcistan sınırını şöyle bir askerlerimizin izin verdiği ölçüde uzaktan seyredip hareket halindeki minibüsümüze biniyoruz.Bugün yürüyüş yok. Aracımız dağlardan tepelerden geçerek Borçka karagöle getiriyor bizleri.Burada karagöl etrafında biraz dolaşıp resimler çektiriyoruz,bir grup arkadaşımız sandal kiralayıp gölde gezinti yaparken,Nihat hocamın da içerisinde bulunduğu bir grup kırmızı benekli alabalık ile güzel bir zeytin yağlı salatayı mideye indiriyorlardı.Afiyet olsun;ama,öyle güzel bir ziyafeti kaçırmak istemezdim doğrusu.Daha sonrasında da Nihat hocamın dilinden bir türlü kurtulamıyorum.Yok tadı şöyleymiş ,yok salata çok güzelmiş ah Nihat hoca ah bu seyahatte bu yemek yüzünden bana az çektirmedin. Evet tekrar Borçka’dayız otobüsümüz harekete hazır hemen eşyaları aktarıp hiç zaman geçirmeden Şavşat karagöle doğru yola koyuluyoruz.Bu arada Artvin’den geçiyoruz doğaya inat kurulmuş bir ilimiz.Hemen başlangıcına büyük bir baraj inşa ediliyor. Şavşat’tayız;buradan yeni rehberimizi alıp biraz alışveriş yapıp minibüslerle konaklayacak olduğumuz karagöle gideceğiz.Şavşat’tan ayrılıp karagöle giderken o güzel Şavşat’a yakışmayacak;şehir çöpünün dökülmüş olduğu çirkin bir görüntü ile karşılaşıyoruz.Hepimiz doğanın bu şekilde özellikle resmi ellerle kirletilmesine isyan ediyoruz. Evet,karagöldeyiz kısaca şöyle tarif edeyim Bolu Abantın bakir hali,muhteşem.Orman içerisinde sessiz,sakin asude bir yer,akşam oluyor bir an önce çadırları kurup yerleşmek lazım.Acele ediyoruz;artık hepimiz pratikleştik hemen yerleşip etrafa dağılıyoruz.Hafif bir yağmur başlıyor,ama bizi pek etkilemiyor.Üç arkadaş göl etrafında yağmur altında öylesine küçük bir yürüyüşe çıkıyoruz,ilerledikçe göle düşen yağmur damlalarının sesleri öylesine beni etkiliyor ki anlatamam,ah keşke tarifine yetecek kelimeler bulabilsem,yanımda bulunan arkadaşlarla sessizliği paylaşıyor ve hiç konuşmadan sadece doğanın sessizlini o damlacıkların göl üzerinde suya çarparken çıkardığı sesleri dinliyoruz.Sevdiklerimin yanımda olmasını istiyorum onları yanımda hissederek sessizliği dinliyorum. Akşam yemeği için birkaç arkadaş bir masa etrafında toplanıyoruz başlangıçta 5 kişiyiz fakat ilerleyen saatlerde 12 kişiye ulaşıyoruz müthiş bir sohbet ve gülme fırtınası var herkesin katılmaktan karınları,böbrekleri ağrıyor yorgunluk falan kalmadı kimse yatmak istemiyor.O güzel gök kubbedeki yıldızların altında şarkılar,türküler,fıkra ve espriler kırıla gidiyor sağolun arkadaşlar ,can dostlar iyi ki varsınız,hepiniz müthiş insanlarsınız,ön yargısız,ayırt etmeksizin birlik beraberlik içerisinde böylesine bir güzelliği yaşadığınız ve yaşattığınız için minnettarız birbirimize teşekkürler. Hepinize iyi geceler arkadaşlar.

Artık saatin alarmı ile ilgilenmiyorum belli 4’te kalkılacak.Bu günkü program Göze dağı zirvesi.Yine 3 grup kuruluyor 17 kişilik zirve grubu,göl etrafındaki dağları dolaşacak olan grup ve kamp grubu.Biz zirve grubu olarak saat 5’te bir minibüsle yukarıdaki bir yaylaya hareket ediyoruz,oradan yerel bir rehber alıp tırmanışa başlayacağız.Yol boyuca geçtiğimiz yerleşim yerlerinde büyük kütüklerden yapılmış evler görüyoruz onları durup resimleyerek devam ediyoruz.Araçla son durağımız.Yine hafif bir çanta hazırladım hani grubun formatı bozulmasın diye taşıyorum.Artık grup birbirini iyi tanıyor seçkin bir grup oldu onun için çok fazla detaya girmeyeceğim,yine bin bir güzellikten sonra zirvedeyiz burası bize biraz hafif geldi diyebilirim.Burada bu zirve çıkışımı Saint Paul yürüyüşünü birlikte yaptığım sevgili ortağım Metin beye itaf ediyorum ve onu temsilen boynumda getirmiş olduğum beyaz atkıyı zirvede göndere kaldırıyorum.Selam sana ortak inşallah beraber nice zirvelere diyorum. Tüm sevdiklerimin isimlerini nedense bu zirve de tek tek kimsenin duymayacağı bir şekilde çağırıyorum.Müthiş bir duygu seli içerisindeyim,neden böyle olduğumu anlamış değilim ama oldu bir kere;çok güzel ama ,çok güzel ve özel duygular yaşıyorum.İnsanları çok seviyorum herkesin ayırt edilmeksizin en azından o an da yakınında bulunanlarla birlikte bulunduğu ortamlardaki güzellikleri paylaşmasını ve yaşamasını istiyorum;diliyorum.Bizlere insan olarak bir defaya mahsus hediye edilmiş ve belli bir süre kullanma imkanımız olan bir hayatı yaşadığımızı hatırlatmak istiyorum. İniyoruz;Selami hoca dönüş rotasını ele aldı biraz uzatarak içinde bulunduğumuz doğa güzelliklerini daha iyi yaşamamız için,iyi ki öyle yaptı,tarifi mümkün olmayan bir bitki örtüsü üzerinde doğanın bizlere bahşetmiş olduğu güzellik ve çiçek aromaları arasında inişimizi gerçekleştiriyoruz.Yorulduk ama hiç bitmesin istiyoruz;nasıl olsa yıllarca dinlenmişiz,buraya kadar gelmişken hiç olmazsa alabileceğimizin azamisini alarak beynimizdeki hart diskleri doldurarak dönelim.Öylede yapıyor ve akşamüzeri kamp alanımıza ulaşıyoruz. Çok terledim şöyle bir banyo çekiyor içim,ama bulacağımı pek tahmin etmiyorum.Kamp alanında dolaşırken birden pansiyonda bir oda da iyi kötü sıcak duşla banyo imkanı olduğunu öğreniyor ve hemen çamaşırlarımı alarak sıraya giriyorum.Sıra bana geldiğinde iyi sayılabilecek bir banyo yapıp bir oh çekiyorum.Akşam yemeği hazırlığına başlamış olan arkadaşlara katılıp ben de,bende bulunanları getirip akşam sofrasının hazırlanmasına yardımcı oluyorum.Bu gecemizde müthişti hiç bitmesin istedik,ama bitecek ve yeni bir gün başlayacak. İyi geceler arkadaşlar.

Evet;saat 4 ve ayaktayız,bu gün çadırlar toplanıp Ardahan’a doğru yola çıkacağız,oradan da Damal’a geçip Ulu Önder Atatürk’ümüzün doğal olarak gün batımında dağın üzerine düşen silüetini izleyeceğiz.Şavşat’ta otobüsümüze binmeden önce güzel bir kahvaltı yapmak istiyoruz Selami hocada okeyliyor ve bizi getiren rehberin tavsiyesi ile güzel bir yerde açık havada muhlamalı,sahanda yumurtalı,domates ve salatalık söğüşlü yanında sıcak çayı olan güzel bir kahvaltı yapıyoruz. Otobüsteyiz ve yoldayız herkeste bir mahmurluk,göz kapaklarımız kapanıyor,açmak için mandal falan kafi değil kendi isteği ile istediği gibi davranıyor.Ardahan posta hanesinin önünde duruyoruz toplanma saatimiz 14:00.Herkes dağılmadan önce bir gurup arkadaşla birlikte aramızda paylaşılmak üzere akşam için kamp alanında mangal yapma fikrim kabul görüyor.Tabii ki ben hemen kolları sıvayıp eksiksiz sayılabilecek bir alışveriş yapıyorum ve Arif arkadaşımla birlikte yardımlaşarak alınacakları alıp saat 14’de otobüsün yanında oluyoruz.Artık her şey hazır kamp alanımıza gidip çadırlarımız kuruyor ve hemen Damal’a doğru yola çıkıyoruz.Saat 18’de oluşacak olan Atatürk silüetini izlemek üzere oradaki köyde konuşlanıyoruz.Beklerken köy halkı ile sohbet edip,köy kahvesinde bizim kızlarımızın da yardımı ile hazırlanan çaylarımızı yudumluyoruz.Saat geldiğinde tepeye çıkıp beklemeye koyuluyoruz.Tabii ki bu bir doğa olayı,biraz bulut geliyor zamanı tam yakalayamıyoruz,biraz oluşan silüeti benzetiyoruz ama tam olarak göremiyoruz.Esas net olarak görülebilinen zamanın 15 Haziran ile 15 Temmuz arası olduğunu öğreniyoruz.Olsun orada bulunmak o duyguları da yaşamak güzeldi.Dönüşte Damal’da bir kırtasiyeciden birer silüet posteri alıp kamp alanımıza dönüyoruz. Şömineli bir barbekü bulup orada yemek hazırlığına koyuluyoruz,bazılarımız odun,kozalak topluyor,bazılarımız salata hazırlığına başlıyor bende elimden geldiğince hepsiyle ilgileniyorum,orada yapılan gayreti ve çabayı görmek lazımdı,belkide bizden kaçan zamandan ufacıkta olsa her birimiz bir şeyleri yakalamak istiyorduk.İşte şömine yandı ateş boyumuzca yükseliyor hava tam olarak karardı hazırlıklar tamam ben ocak başındayım gerisini isterseniz sözü fazla uzatmamak için anlatmayayım ortam müthişti atmosferimiz çok ama çok güzeldi.Gecenin sürprizini Nihat hoca,getirmiş olduğu yaş pasta ile yaptı.Teşekkürler arkadaşlar,teşekkürler can dostlar. Hepinize iyi geceler.

Saat 4 çok sıkışmışım acil tuvalet ihtiyacım var;hemen çadırdan çıkıyorum hava aydınlanmaya başlamış mis gibi,botlarımı giyiyorum tuvalet 100 m ileride 50 metre kadar yaklaşıyorum yolun altına geçeceğim aman Allah’ım oda ne 2 tane oldukça iri bir domuz homurdanarak geziyorlar.Hemen gerisin geriye geliyorum ve çadıra girip oturarak beklemeye koyuluyorum;çiş falan kalmadı hepsi kayboldu gitti.Biraz bekliyorum bakıyorum Arka çadırda ki Arif kardeşim kalkıyor ona çıkmamasını söylüyorum tamam abi diyor bir süre sonra sanırım dayanamayıp çıkıyor bende çıkıyorum.Baktım,tuvaletin oradan Ömer kardeşim geliyor;Ömer’e domuz gördüğümü söylüyorum; çok korktuğumu söylüyorum,ne dese beğenirsiniz “ağabey resimlerini çektin mi?”. Şimdi sorarım size kaç kişi tuvalete fotoğraf makinesi ile gider.Gülüyoruz tabii ki.Bu sabah ki çiş faslından sonra birkaç arkadaşla güzel bir kahvaltı yapıyoruz. Otobüsteyiz;uzun bir yolculuktan sonra çıldır gölü kıyısındayız öyle baktığınız zaman kışın nasıl donduğuna hayret edebileceğiniz büyüklükte bir göl ucu bucağı görünmüyor.Biraz dolaşıp,birkaç resim çekildikten sonra Ani harabelerine doğru yola koyuluyoruz.Dışarıda hava oldukça sıcak.Ani harabeleri oldukça geniş bir alana yayılmış durumda,hemen karşıda Ermenistan sınırı var,aradan büyükçe bir nehir akıyor.Görülmeye değer,çok etkileyici. Kars’a geçiyor,şehir gezisi yapıp güzel bir öğle yemeği yiyoruz ve hemen kalacak olduğumuz Sarıkamış’taki öğretmen evine doğru yola çıkıyoruz. Öğretmen evindeyiz bizleri çok güzel karşılıyorlar,ben Arif ile aynı odaya düşüyorum, memnunum oda memnun olduğunu belirtiyor.Hemen sıcak bir duş alıp aşağıya iniyoruz.Bu defa da bizim kızlar program hazırlamışlar.Temel albayım da bizlere katılıyor ve ordu evinde oturabileceğimizi söylüyor hep birlikte orduevine gidiyoruz,geç saate kadar oturup trekking üzerine güzel bir sohbet yapıyoruz.Umarım yararlı olmuştur. Herkese iyi geceler arkadaşlar; yarın bizim için büyük bir gün olacak.

Saat 6’da uyandım müthiş dinlenmişim,aşağıda açık büfe kahvaltı var.Kahvaltıdan hemen sonra yola koyuluyoruz Allahu Ekber dağlarında şehit düşen on binlerce şehidimizin anısına zirve yapıp şehitlikte onları anacağız,orada yatan şehitlerimizden de aldığımız destek ile bizler için kolay bir zirve oluyor.Normalde 6 saatte çıkılan zirveye biz 3,5 saat gibi bir rekorla çıkıyoruz.Bölgede bulunan jandarma karakol komutanının büyük desteğini görüyoruz, teşekkürler komutanım sana ve Mehmetçiklerine selam olsun,orada vatan toprağı için Anadolu’nun bağrından kopup gelen on binlerce Şehitlerimize selam olsun, ruhunuz şad olsun bu aziz vatanın gençleri sizlerin yere düşürmediğiniz şanlı al bayrağımızı gönderde tutmak için sizin yanınıza gelmeye hazır,şunu bilesiniz ki canımız pahasına bu vatan toprağının bir karışı bile düşmana verilmeyecektir sizler orada rahat uyuyun;emanetiniz emin ellerdedir. Aziz şehitlerimizin ruhunu şad edip kendimizce etraftaki gördüğümüz kirliliği temizledikten sonra onları selamlayarak Sarıkamış’a dönüyoruz. Büyük bir huzur ve mutluluk içerisindeyim.Hepimiz için bu gezinin hem sportif,hem tarihsel,hem de doğa olarak uzun süre belleklerimizde yeri olacağı kanaatindeyim.Tüm bunların ötesinde 37 tane can dostun bu vesile ile bir araya gelip aynı ortam ve değerleri çok büyük bir olgunluk içerisinde paylaşmış olması da azımsanacak bir şey değil arkadaşlar. Son defa hepinize iyi geceler …

Bir başka zirvede,doğa güzelliği içerisinde el ele vererek buluşmak üzere.Hepinize selam olsun.

Sevgi,Saygı ve Dost Selamlarımla;

Osman KÜÇÜKOĞLU 29-07-2008

KARADENİZ GEZİMİZİN ARDINDAN…

Geçen seneden beri Doğu Karadeniz diyordum Selami Hocaya,Doğu Karadenizi bir gezelim.Sonunda gezdik ne müthiş yer olduğunu gördük. Karadenizin en güzel yanı,şehirler ve kasabalar arası yol çok uzun olmadığından sanki şehir içi yolda gidiyormuşsun gibi olması. Beni üzen sahil şeridi boyunca her yerleşim yerinde betonlaşmanın fazlalaşması.Karadeniz yolu gayet güzel olmuş hele 4 km uzunluğundaki tünel, Bolu tüneli neymiş dedirten cinsten. Samsun’lu olmama rağmen kendimi hiçbir zaman Karadenizli görmemişimdir. Aslında Karadeniz Samsun’dan ötesi, bizde sadece oraların biraz kırıntısı var. Bu grupla gittiğim her gezi bana başka tadlar vermiştir ama Kaçkar muhteşemdi diyebilirim.Evet Engin Hoca sonunda Kaçkar, Bafa’yı geçti, artık rahatlamışsındır.

Üzerinden 14 gün geçmesine rağmen doğasının el değmemişliği, Fırtına vadisinin, çağlayanların, şelalerin görkemliliği,buzul gölleri, yerel ifadeyle her daim üzerimize çöken dumanı ve endemik bitkileriyle bizi her zaman yanına çeken YUKARI KAVRUN, KAÇKARLAR… Geriye baktığımda müthiş bir şey yapmışız dediğim gezi… Düşündüklerimi özellikle yaşadıklarımın ne kadarını sizlere aktaracağımı bilmiyorum ama bir baslayalım bakalım. Ayder’i ilk görüşüm, yağmurlu, sisli, puslu bir havada, ıslanmalarımız, hiçbir karşılık beklemeden ıslanan giysilerimizi kurutmak için kuzineyi yakan Zeynep Teyze, yeni bir yerde olmanın insan yüzüne verdiği tebessüm, 38 derece sıcaklıktan gelip de ılık hatta biraz da soğuk havayı yaz ortasında ciğerlerimize çekmemiz, muhlama yemeği ile tanışmamız, iyi ki bu geziye geldik derken Yukarı Kavrun‘a çıkmak için gelen dolmuşlara binişimiz, midelerimizin yayık ayranı gibi çalkalanmasına neden olan bozuk ve tehlikeli yolda ilerleyişimiz, dolmuşun gidebileceği son noktada inip kalacağımız odalara yerleşme (Oda arkadaşlarım sizlerden çok memnun kaldım Gülsen Hoca.,Zeynep Hn.) Kahkahalarımızın bolca atıldığı, güzel sohbetlerin yapıldığı, şarkıların söylendiği, horon-halay çekildiği, tulum dinlenildiği, yemeklerin-kahvaltıların yenildiği, ısınma gereksinimizin karşılandığı şömineli, kuzineli Şahin Kafeye gelişimiz, yün yorganların içinden kalkıp kahvaltı sonrası yüksek irtifaya uyum için Samistal yaylasına 3100 mt. yüksekliğe çıkışımız, o yorgunluk üzerine bir de uykusuz geçen gecenin mahmurluğu ile ertesi gün sabah 4.30 da Kaçkar dağına doğru yola çıkışımız,

Yerel rehberimiz Mehmet (Seni çok sevdik; beyefendiliğinle, sakinliğinle, uyumluluğunla) ve liderimiz Selami hoca dahil 13 kişi olarak 2.5 saatlik yürüyüşün ardından dağın eteklerinde kendimizi bulmamız, çarşak adı verilen kaya,taşlar arasında yürüyüşümüz ya da sürünüşümüz,buzul yan geçişinde geçici işçilerin kadroya girme hevesiyle kazmayla bize yol açarak buzulu kırmalarını seyredişimiz, rehberimiz Mehmet’in eğer düşerseniz bana söyleyin ve yüz üstü değil de sırt üstü kelebek şeklinde kolları açıp sürtünme etkisiyle hızınızı azaltabilirsiniz dediğinde ilk defa ben gerçek dağcı mı ne oluyorum dediğim ve bu zamana kadar yaptıklarımdan farklı bir zirve olduğunu kavrayışım, gecici işcilerden (artık kadrolular) sonra büyük cesaret göstererek ilk geçiş yapan kişinin Yıldız Hn.olması, bir elimde baton,diğerinde kazma ile ilk defa yürüyüşcülükten dağcılığa transfer olduğumun işareti olarak gördüğüm buzul yan geçişini sadece önümdeki ayak izlerine bakarak tamamlamam. Tamam büyük bir zorluğu bitirdik derken kapı diye adlandırılan yere kadar taş stresi yaratmadan,arkadaki arkadaşı yaralamadan yukarılar Kaçkar sana geliyorum dediğim an yolda Engin hocanın Maho Ağa görüntüsüyle beni motive edin çırpınışları, Ekrem’in bir sağda bir solda önde arkada enerjik haliyle o anlarımızı ölümsüzleştirmesi, sonunda ulaştığımız yerde oksijen azlığında Nedim’in ikide bir bizlere verdiği mesir macunu ile zaten oksijen az bir de bu şekeri ağzıma yapışıyor nefes alamıyorum feryadıyla Ufuk’un serzenişleri, sonradan bu stres anımızın aşagida kahkahalara dönüşmesi, tırmanışta Ufuk ile Engin Hocanın A,B,C planları ve sonradan hiçbir plana uymadan grubu takip etmeleri dönüş yolunda bir hayli zorlandığımız çarşak etabından sonra kışın yapamadığımız kayağı burada yapmamızın zevki müthişti, rehber Mehmet, Gül,Birsen2 ve benim düşüşümüz tam seyirlikti. Bu arada dönüşümüzün şampanyalı kutlanması harikaydı.

Sonraki gün Ayder e yürüyüşümüz kaplıca keyfini yaşayışımız,Kazım Koyuncu müzikleriyle tekrar Y.Kavrun’a dönüşümüz ertesi gün Y.Kavrun‘a ve oradaki güzel insanlara veda edişimiz, Birsen1’in parmagina 3 dikiş atılması, sonrasında Uzungöl’e ve medeniyete kavuşmamız (otel olarak) Y.Kavrun güzelliğinden sonra oranın daha yapay geldiği (ama yine de hakkını yemiyelim çok güzel bir yer; Y.Kavrun’dan sonra olduğu için yapay), horon oyununun bilen kişilerce oynanması, grubun en küçüğü Taylan’ın hiç sızlanmadan bir büyük gibi hareket etmesi, Kamuran’ın diğer gezilere göre daha uslu olması, ertesi gün Maçka’daki bizi hayrete düşüren Sümela Manastırına gidişimiz, Trabzon’da çarşılar boyunca gezip TEDAK (Trabzon Tenis Dağcılık Kayak İktisas) tarafından çok güzel bir şekilde ağırlanmamız, yol boyunca otobüs içi mutad eğlencelerin her zamanki gibi Karadeniz gezisinde de devam etmesi, Kaçkar çıkışımızdan sonra oturup 2 gece boyunca attığımız kahkahalar ise ömre bedeldi. Ufuk ve ben bu geziden çok keyif aldık. Herkese teşekkür ederiz..

Gülbin Sevda 27-07-2007

KADIN VE KACKAR DAGLARI

Tam yaşam elerimin arasından nasıl da yaşanmamışçasına rutin, sıkıntılı ve yorgun kayıp gidiyor dediğim zamanlardı...

Yapmak ve yaşamak istediğim bu değil, başka birşeyler olmalı derken, Ankaratrekking Gurubunun gazete yazısı.... Heyecanla hocayı arayışım, doğum günüme denk gelişi, yeniden doğmak gibi....

İlk yolculuğum, minicik bir minibüs, tatlı sohbetler, paylaşımlar, doğayla bütünleşmemiz,ağ aç dikme bayramına katkımız, Hasanoğlan yürüyüşümüz veeeee iste macera başlıyor.

Artık yaşamda anne, kadın, eş değilim sadece. Ben ve benim yaşamak istediklerim var. İçimdeki çocuk yanım fırlayıp çıkıverdi sanki, yeni keşifler, yeni heyecanlar, Hosgeldin YASAM.

Ilgaz, Canakkale, Abant, Mardin ve bol ağaçlı, güzel kahvaltılı yürüyüşler hoşgeldiniz.

VEEEEE KACKARLAR... ..

Nasıl da gerçek yasama arkamı döndürülmüşüm yıllarca. Dağların, Yıldızların, sisin, gürül gürül su sesinin, ağacın, yeşilin her tonunun, her tepeden fışkıran şelalelerin, beynime kazıdığım Karadeniz.

Sabah gün doğmadan işçi tulumlarıyla ineklerini ahırdan çıkarıp yaylaya salan,kilometrelerc e sırtında odunuyla yürürken evine doğru, bizlerlerle yinede gülümseyerek sohbetini eden öpülesi eller. Ağaç kesmeye giderken aracımıza konuk olan, uyardığımızda ise, ne olacak üç metre ağaçtan deyiveren, sırtı baltalı, eşinin arkasından minnetle ‘’bana hiç vurmadı’’ derken gözleri dolan Karadeniz’in Çalışkan kadınları

‘’Ayrı ayrı çay olmaz topluca verun siparüşü’’ diyerek kızgın söylenen, kızma dediğimizde ise Karadeniliyiz işte deyiveren güzel saçlı garson çocuk.

Vee Memet

Bir parça çikolata ve sigarasıyla bizi dağların en üstüne uçuruveren kahraman, şirin rehberimiz.İşini bu kadar doğal, kasmadan iyi yapan yürekli insan selam olsun sana, Kasımda Ankara’ya bekliyoruz.

Yaşıtları başka hayaller peşindeyken bizimle bu güzellikleri paylaşan biri lise diğeri ilköğretimde okuyan iki genç, gözümüzün nurları, ülkemin ışıkları. Biliyorum ki adınızı bir gün çok önemli yerlere çakacaksınız.Geleceğ in, umudum , heyecanlarım.

Gün doğmadan şükrettiğim o kayanın üstü. Yaşamak bu işte diye haykırdığım tepeler, göz yaşlarımın şahidi mavi gök!...

Yüreğime kazıdım sizi .

Bu güzellikleri birlikte soluduğum Ankaratrekking Gurubundan arkadaşlar ve hatta her yürüyüşte en az bir kez fırça yediğim Selami Bey, sizi bile! Yeni bir keşfe kadar özleyeceğim.

GÜLSEN SALMAN 19.07.2007 (04:30)



KAÇKARLAR

Dönüşümüz muhteşem olacak demiştik. Meğersem muhteşem olan Kaçkarlarmış. Dönüşümüz ise hüzünlüydü. O kadar kederlenmiştik ki Trabzon’dan Ankara’ya harekette açtığımız iki galon şarap ilk molaya kadar bitti. Dağların her bir köşesinden kendiliğinden çağlayan şelaleler yerine İ. Melih Gökçek’in şelalelerine gözümüzü açtığımızda hatırladığımız son şey Trabzon’dan taş fırın ekmeği alışımız ve Çorum’da çikolatalı leblebi almaya sözleşmemizdi. Çorum’u hep birlikte uyumuştuk, bu sefer evdeki çocukların boynu bükük kalacaktı.

Bir yandan Radyo Karadeniz’e (88.6) bir yandan da teker teker gönderilen fotoğraflara sığınaraktan irtifa değişikliğine uyum sağlamaya çalışıyorum. Bu konuda aceleci olmamam gerektiğini düz asfalta düşerek parçaladığım dizim neyse ki hatırlatıyor bana. Yukarı Kavron’da güneşi gördüğüm ilk andan itibaren ısrarla peşimi bırakmayan soru yine yanıtsız ve pervasızca karşımda. Biz bundan sonra nasıl pazar yürüyüşleriyle yetineceğiz? Bu konuda şimdiden bir takım öneriler geldi. Bunlardan biri Selami Abi’nin yürüyüşlerde elimize Kaçkar fotoğrafları tutuşturması.

Bu hüzün Karadeniz’in sisine benziyor. Ne zaman nereden çıkacağı belli olmuyor, gidişi de gelişi gibi, kendi bildiğini okuyor.

Şen şakrak uzun bir gecenin sabahında Trabzon yakınlarında Metin Abi katıldı aramıza, bizlere Trabzon’da deniz manzaralı güzel bir kahvaltı organize etmişti. Fırtına vadisine saptığımızda neredeyse Ankara’dan beri bize eşlik eden yağmur artaraktan devam ediyordu. Karadeniz’i ise hep sakin gördük geliş geçişlerimizde. Kendinden alınanı geri kazanmaya niyetliydi belli, ama taşkınlıkla değil sükunetle alttan alta oyuyordu bu seferlik sahil yolunu. Ayder’de otobüsümüzden ayrıldık. Kıyı yerleşimlerinin estetik kaygıdan uzak sıvasız boyasız çok katlı apartmanlarına tezat, şirin ahşap ve ahşap kaplama iki katlı yapılarıyla Ayder’e kanımız kaynamıştı kaynamasına ama kimsenin dillendiremediği ortak korkumuz bu yağmurun Karadeniz’in meşhur dur durak bilmeyen yağmurlarından biri olma ihtimaliydi. Hava durumunu öğrenip gelen arkadaşların bu yöndeki bilgilendirmeleri sonucu anında Ayder’deki yağmurluk satışları üçe dörde katlandı. Favori renkler göz açıp kapayıncaya kadar tükendi.

Güneş aradan bir yerden sıyrılıp da utana sıkıla kendini gösterdiğinde bir dolmuşa çantalarımızı yüklemiş diğer iki dolmuşa da bizler doluşmuştuk. Bu birçoğumuz için ilk defa çıkılan yolda solumuz yamaç sağımız uçurum hoplaya zıplaya ilerliyorduk. Bir saatten biraz az bir sürede ulaşmıştık son durağımız ve başlangıç noktamıza, hemen sahiplendiğimiz sevgili yaylamıza. Yalçın Abi ve ailesinin işlettiği Şahin Kafe Pansiyon benim 2260 m rakımda bulmayı umduğumun üstünde bir konfor ve sıcaklık sunuyordu. Üstelik bizim bulduğumuz bu sene düşen çığın ardından kalanlardı. Odalarımıza üçer dörder yerleştik, kimi arkadaşlar mevcut çadırlara yerleşti, kimileri kendi çadırlarını kurdu. Kaldığımız yerden 50 m lik bir sis tüneli uzaklıktaki Şahin Kafenin şöminesi başında buluştuk yeniden. İlk akşamdan belliydi, burada doyurucu leziz yemekler, tereyağlı ballı sütlü kahvaltılar birbirini izleyecek, bir çok arkadaş gezi dönüşü alınan kilolardan kurtulabilmek için bir süre yürüyüşlere ara vermek zorunda kalacaktı.

Ertesi sabah güneşe uyanmayı hiç beklemediğimden dışarı çıktığımda başımı kaldırıp yukarı bakmak ilk aklıma gelen şey olmadı, ancak ayakkabılarımı bağladıktan sonra bir tuhaflık olduğunu sezerek korka korka yukarıya çevirdim başımı, çevirmemle de sendelemem bir oldu. Ordaydılar işte, hava izin vermişti ve ben Kaçkar dağlarını görüyordum, uzansam dokunabilecektim onlara. Kahvaltı sonrası Selami Abi’nin ve kendisiyle Kaçkar zirvesini de zorlayacağımız yerel rehberimiz Mehmet’in ardına dizildik, hiç olmadığımız kadar tek sıra olmalıydık bu gezide. Yalçın Abi’nin kamerasını selamlayarak birer birer geçtik önünden ve kendimizi sarpa vurduk. Hedefimiz Samıstal Yaylası amacımız yüksek irtifaya uyum sağlamaktı. Ne var ki bu o kadar da kolay olmayacaktı. Dağ silkeleniyor, önümüze sisten duvarlar örüyordu, dağın bünyesi bizi reddediyordu. Birer ikişer vedalaştık bazı arkadaşlarla, dağın kaprisini daha fazla çekmek istemeyen dostlarla. Bu meydan okuyuşun cazibesine kapılanlar ise devam ettiler köşe kapmacaya, saklambaca. Samıstal’a ulaşamadık ama bir zirvecik yaptık bu çıkışta. Çıkıştan zor iniş varmış meğer. Fiziksel ve duygusal sınırların yer yer zorlandığı, aile bağlarının pekiştiği, kaybolduğumuza dair söylentilerin sise karıştığı anların sonunda bizlerin Kaçkar’a hazır olup olmadığı anlaşıldı mı bilinmez ama, rehberimiz Mehmet’in, ayağında sandaletleriyle işinin ehli olduğu kesinlik kazandı. Bu yorucu ilk günün akşamında zarlar atıldı ve ertesi gün Kaçkar zirve denemesi yapacak olan ekip oluşturuldu.

Mehmet kesin konuşmuştu, dördü beş geçe gelen arkada bırakılacak ekibe alınmayacaktı. O büyük günün sabahı dört buçuğa doğru yola çıktığımızda Mehmet’i anca uyandırmış ve toparlanabilmiştik. Ankara Trekking’den beşi bayan olmak üzere on iki kişiydik. Alaca karanlıkta Mehmet’in ip ve kazma aldığını gördüm. Ayaklarında sandalet yoktu bu sabah ve hatta montunu giymişti. Bunlar durumun ciddiyetine işaret ediyordu. Öküz Çayırı’na geldiğimizde yedi olmuştu. Buraya kadar rahat hafif bir meyil çıkarak gelmiştik. Bundan sonrası Kaçkar zirve deneyimi olan ve Ankara’da bıraktığımız bazı arkadaşların ‘birazcık’ çarşak var dediği kısımdı. Bu ‘birazcık’ çarşak arada kısa bir buzul kısmını saymazsak yürüyüşümüzün geri kalan tüm kısmı ve bir altı yedi saat demekti. Buzula kadar olan kısmı atlattığımızda Mehmet’in işaretiyle olduğumuz yere çöktük. Artık ‘isterseniz geri dönebilirim’ için çok geçti. Mehmet ve Selami Abi takip eden bir saat içerisinde yol yapım çalışmalarına giriştiler. Yol açılış konuşmasında Mehmet düşersek baş aşağı değil baş yukarı düşmemiz ve önümüze çıkacak kayalara ayağımızla hafifçe dokunmamız gerektiğinden, aksi taktirde takla atacağımızdan vs. bahsederek güzel günler vaat etti. Bu arada her türlü sesli ifade kaya kopmasına neden olacağından geçici olarak yasaklanmıştı. Ben yeniden hortlamakta olan yükseklik korkumla cebelleşirken Yıldız Hanım büyük bir cesaret göstererek ve Mehmet’in hemen arkasında olduğunu zannederek Selami Abi’den sonra gruptan buzulu ilk geçen kişi oldu. Ağır ağır karşıya ilerlerken kimi unuttuğu duaları, kimi evde bıraktığı çocuklarını, kimi sadece ayaklarına bakması gerektiğini düşünüyordu. Ama hepimizin ortak iki düşüncesi vardı; birincisi Engin Hoca’nın eşi Ayfer Hanım’ın çok akıllı bir kadın olduğu, ikincisi ise bundan sonra B planlarına daha sıcak bakacağıydı. Biz böyle yavaş yavaş ilerlerken Selami Abi karşıdan ‘oturan boğa' edasıyla bizi seyrediyor (belki o da B planını düşünüyordu) ve Mehmet buzulun iki ucu arasında koşar adımlarla gelip giderek baton alış verişini sağlıyordu. Buzulu da geçmiştik ya, hava da güneşliydi öyleyse zirvenin önünde hiçbir engel kalmamıştı. İnancımız tamdı. Dik ve beterin beteri çarşak bir yamaç vardı önümüzde ama onu bir aşarsak balık sırtından zirveye ulaşacaktık. Sıkça verilen molaların ve ‘arayı açmayın’ uyarılarının yerini Mehmet‘in yükselen bulut uyarıları almıştı. Bir ara Selami Abi yukarıdan adımı seslenmiş kendisine baktığımda da batonunu kafasının üstünden sallamıştı. Ben işaret edilen yöne arkama bakmış ve Selami Abi’nin bana manzarayı işaret ettiğini zannetmiş gülümsemiştim, hemen ardından gelen ikinci uyarıda anladım ki, istenilen hizaya girmemmiş.

Herkesin kendince bir son yirmi metresi oldu sanırım. Ama haksızlık etmemeliyim aramızda bu zirve denemesi boyunca hiç adrenalin salgılayamadığını açıklıkla ifade eden arkadaşlarımız da vardı. Sonunda kapı denen yere geldiğimizde saat on iki olmuştu. Bazen isimler mekanlarla öylesine bütünleşir ki kapı da karşımızda koca bir dağ olarak beliren Kaçkar zirvesinin dizleri dibinde yeni bir anlam kazandı, eşiğe dönüştü, aşılması bu sefer bize nasip olmayan eşiğe, önünde çöktüğümüz niyetimizi dile getirdiğimiz kibarca geri çevrildiğimiz eşiğe, dahası kapı oy birliğiyle kabul ettiğimiz C planına dönüştü. Mehmet’in dediği gibi insanın sınırlarını bilmesi bir erdemdir ve dağ zorlamaya gelmez, onun izni alınmadan olmaz. Bu noktada aramızdan küçük bir ekibin ayrılarak zirve yapıp dönmesi Mehmet’e göre 5-6 saatten fazla sürerdi, yaklaşan sis de göz önüne alındığında bu gereksiz riske girmeme kararı alındı. Yine de hızını alamayan Selami Abi, Mehmet, Ekrem ve Sami arkadaşlarımız geri kalan grup C planını hayata geçirirken alternatif zirve Mezovit Tepesine çıkarak Ankara Trekking bayrağını diktiler. Arkadaşlarımız kapıya döndüklerinde kısa bir soluklanmadan sonra toplandık, tam yola çıkıyorduk ki nice korku filmlerine taş çıkartan bir sahne yaşandı, nereden geldiği belli olmayan bir sis birden bire kapıyla zirve arasından çıkıp üzerimize çöktü. Çıkarken inişi düşünmemek için zorlu bir uğraş vermiştik kendi kendimizle. Şimdi inerken tüm dağ ayaklarımızın altında kayıyordu. Sami arkadaşımız bu inişte düşürdüğü taşlardan dolayı camcı dükkanına girmiş fil misali ortalığı toza dumana kattığından fil lakabını aldı. Hiçbir koşulda kibarlığından ödün vermeyen Ufuk Bey ise Sami ve Ümit Beylerin ayakkabılarının uygunsuzluğundan dolayı çok taş düşürdüklerini ifade ederek inişte öne alınmalarını talep etti. Bir mola noktasında en arkada kalan beni öne çağırdılar. Anlaşılan inişte fazla yavaşlamış grupla aramı açmıştım, iyi ki de öyle yapmışım böylece geri kalan çarşakı Mehmet’in kollarında ayaklarım yerden kesilmiş (kelimenin gerçek anlamında) olarak indim. İnişimizin bundan sonrasını çarşak yerine sabaha göre yumuşamış olan buzul üzerinden yapacaktık. Mehmet düşmemiz halinde yapmamız gerekenleri yeniden anlattı. Ayrıca yukarıdan bir kaya düşmesi halinde durup üzerimize gelişini seyretmemizi ve ancak yönünü tespit ettikten sonra kenara çekilmemizi tembihledi. Yine benim kolumdan tutmuş ikimiz güzel güzel iniyorduk ki Birsen arkadaşımızın yanımızdan sırt üstü hızla kayarak uzaklaştığını gördük, o an Mehmet’in beni bırakmasıyla kendini yere atması bir oldu. Arada neler oldu tam izleyemedim çünkü arkadan kayarak gelen Gülbin Hanım beni de beraberinde götürdü. Net olarak hepimizin gördüğü muhteşem son hamle ise Mehmet’in son anda yönünü değiştirerek Birsen ve koca kayanın arasına girişiydi. Evet, Mehmet kesinlikle günün kahramanıydı. Bu kayma olayı şahsım adına günün en zevkli olayı ve zannımca hepimizin gerginlikten kurtulup rahatlama anıydı. Sonunda Öküz Çayırı’na ulaştık, hepimizi kasıp kavuracak uçuk salgınından habersiz kana kana yosunlu kayaların suyunu içtik. Bu arada tüm uğraşlara rağmen aramızda karda kayıp düşmeyen bir Engin Hoca kalmıştı. Onun da kısmeti deredeymiş. Düşüş anı ve sudan çıkışı objektifime takıldı takılmasına ama işin etik boyutunu düşününce parmağım deklanşöre gitmedi bir türlü, işte ben bir buna yanarım…

Öküz Çayırı’ndan sonra yol hiç bitmeyecekmiş gibi geldi, ama sonunda sabahın dördünde ayrıldığımız yaylamıza akşamın altısında dönmüştük. Ankara Trekking’den günü Yalçın Abi önderliğinde ve Katırcı Ali eşliğinde Göller Bölgesinde geçiren diğer arkadaşlarımız bizden önce dönmüşlerdi ve bizi coşkuyla karşıladılar. Hep birlikte Birsen arkadaşımızın taaa Ankara’dan bu an için getirdiği şampanyayı patlattık.

O gün zirveye çıkamamış olabiliriz ama Mehmet’in de dediği gibi grup dayanışmamızla, konsantrasyonumuzla örnek bir ekiptik. Bütün arkadaşlarıma verdikleri destek için çok teşekkür ederim, insanı kendinden önce düşünen birilerinin olması çok güzel bir duygu. TAŞ…

Gül Öztürk 16-07-2007



Çamlıdere’de Bir Orman İçi Parkur

Yaklaşık bir aydır siyaset bataklığında uğraşmaktan büyük keyif aldığım tek eğlencemden (yazarlık hariç) yoksun kalmıştım. Tabii birde arkadaşlarımı, yeni gelenlerle sohbet etmeyi, ekonomi ve politika konularında meraklı soruları cevaplamayı, doğanın şaşırtıcı güzelliğinden etkilenmeyi ve daha pek çok şeyi özlemiştim. Her neyse, “gün bizim güneş bizim, göğsümüzde ki ateş bizim” diyerek iki müdibüs dolusu yaklaşık 60 yürüyüşçü sabah sekizde Kumrular’daki her zamanki yerimizden yola çıktık. Tabii ateş bütün gün tepemizdeydi ama çoğumuzun aklı bir karış havada olduğu ve bazıları içinde ateş bacayı sardığı için hararet pek de etkilemedi diyelim. Ayrıca, bizim arka beşli gecekondu ise bu sefer yeni gelen ve inanılmaz pozitif İzmirli ve Antalyalı cadılar grubu tarafından işgal edilmişti. Hepsi de okumuş, bol atraksiyonlu çocuklar ama denizden çıkmış balık misali Ankara’ya daha “alışamama” dönemindeler. Bünye meselesi ne yapsınlar. Ama hem midibüs içi geliş gidiş, hem de yürüyüşteki performansları maşallah gecekondu tayfasını aratmadı. Bu arada yoldaki Carrefour, Milli Kütüphane ve Eryaman duraklarından keklikleri toplaya toplaya geldiğimizi de söylemeliyim.

Kahvaltıyı Çamlıdere’nin içindeki bir parkta yaptık. Yeni gelenler ağırlıkta oldukları için, öyle bol ve çeşitli börekler, kekler çörekler yoktu. Ama tek tek not aldım haftaya getirecekler. (Zayıfladın diyenlere duyurulur, tamamen geçici ve istem dışı bir süreçti, bir an evvel kaybettiğim kiloları almaya gayret edeceğim) Kahvaltı her zaman olduğu gibi full paylaşımlı (ortak) geçti ve çay getiren garsonlarda tüketimimize pek yetişemediler. Neyse, daha öncede bize eşlik eden yöresel rehberimizi de aldıktan sonra yaylaya yani yürüyüşe başlayacağımız noktaya doğru harekete geçtik. Ankaratrekking grubunun kurucusu ve daimi rehberimiz Selami KALAY hocanın öncülüğünde de son hazırlıkları yapıp, gerekli uyarıları da aldıktan sonra nihayet 10:30’da yürüyüşe başlayabildik.

Şimdi hava sıcaktı doğru, terledikte, bol bol tırmandık ve dik yokuşlarda vardı ama ne gam. Molalar bol ve sohbetler koyu, üstüne birde orman içi parkur olunca çok da yorulmadık diyebilirim. Gerçi bitişe doğru toplam 15 km olunca dayanamayan (benim gibi) çok oldu. (Ne yapalım yaşlılık işte, anca bu kadar, hafta içi de halı sahada fark ettim, beyin her hamleye gidiyor ama beden ıhhh, yani benim erken emekli olma yaşım gelmişte geçiyor bile). Tabii herkes benim gibi olmadığı için onlara yol, yokuş, çalı, diken v.b engeller dayanmadı. Birde en sevdiğim şeylerden biri olan, çocuklarıyla gelenlerin sayısındaki o müthiş artıştı. Çocukların da hepsi uyumlu ve dayanıklı çıktılar. Diyeceğim, evdeki bilgisayarların başından kaldırın şu çocukları bırakın sokaklara, hep dışarıda oynasınlar, hatta en güzeli işte böyle doğayı tanıma yolculuklarına götürün. Bırakın sosyalleşsinler, bırakın tabiatın güzelliklerini tanıma fırsatı bulsunlar.

Diğer yandan, yürüyüşlerin bana göre en güzel yanı, yeni dostluklar kurma ve bol bol sohbet etme imkanı bulabilmemiz. İşin sırrı ve lezzeti de daha çok burada gizli. Tabii benim çeneme dayanamayanlar çabuk kaçıyorlar yanımdan ama olsun. Çoğumuz gerçekten bir aile gibi olduk, sadece yürüyüşlerde değil, bazen akşamları da bir aradayız, tatile bile birlikte çıkanlar var. Tabii bu kadar nezih ve aklı başında insan bir araya gelince ister istemez her türlü aktiviteyi de yaratıyoruz. Birde bar tayfası oluşturma talebi geldi, onu da gündemime aldım haberiniz olsun. İlk durak Mesa\Salata. (Komutan ne derse o).

Şimdi gelelim yürüyüşün en eğlenceli kısmına. Ekip olarak öğle yemeğinden sonra, piknikçilerin hazır salıncaklarına bindik, sonra voleybol oynadık ve en sonunda da yakan topa geçtik. Baktım bir anda herkes 0-10 yaş grubuna indi. Ama ne oyundu bee. (Tabii ben iki tarafa da geçip her zamanki gibi bol bol hile yaptım.) Valla son zamanların en matrak eğlencesi idi. Gülmekten kendimizi alamadık desem yeridir.

Son olarak, akşam altı gibi yürüyüşü sonlandırırken, finali de her zamanki gibi kaptanlarımızın demlediği çaylar ve bonus olarak Atakan’ın getirdiği karpuz ile noktaladık. Çevreme baktığımda ise yorgunluk dışında, spor yapmanın, doğada olmanın getirdiği o müthiş duygularla dolu rehavetli ve mutlu yüzler gördüm. Ortak bir haz alındığı, gün boyu hakikaten güzel bir paylaşım yaşandığı herkesin yüz ifadesinden belliydi. İşte böyle bir ortamda yani oldukça rahatlamış bir biçimde arabalara doluştuk. Kamuran Hanım ve Selma Hanım şarkılar söyledi. Dönüşte yine her zamanki benzinlik durağımızda mola verdik. Herkesi aldığımız yada geliş güzergahımızdaki istenilen yerlerde bıraktık ve başladığımız yere geri döndük. Kalın sağlıcakla.

Yiğit KÖYMEN 27-06-2007


Uzun bir aradan sonra tekrar yola çıkma heyecanı içindeyim. Hem de bu kez çadırlı kamp yapacağız. Gidelim, gitmeyelim, işten izin aldık, çadır bulduk derken nihayet daha uykudan açılmamış gözlerle otobüsümüzün önündeyiz. Turuncu tişörtlerimizi giyip takım kampına gider gibi yola koyuluyoruz. Sayı az ama eğlencenin ve kahkahanın dozu her zamanki gibi yerinde.

İlk molayı verdiğimiz sırada yavaş yavaş uykumuz açılmış, karnımız acıkmış durumdaydı. Börek, çörek, kek, çorba derken "müessesemizin ikramıdır” çayları da masaya geldiğinde keyfimizde tamam oldu.

Yola devam ederken iklim de yavaş yavaş değişiyor ve Sungurlu’dan sonra köy yoluna sapıyoruz. Ağaçlar sanki bizi karşılarcasına iki yanda sıra olmuş kollarını yola doğru uzatıp yemyeşil bir tünel oluşturmuş. Ve nihayet yol ayrımına konan bayrak bize kampın yolunu gösterirken bir yandan da “hoş geldiniz” diyor. Ana yoldan ayrılmamızla birlikte nefeslerimiz kesiliyor, zira manzara resimlerinde görebileceğinizden daha güzel yemyeşil ağaçlarla ve tepelerle çevrili bir göl ve gölün hemen kenarında bizim için ayrılıp işaretlenmiş bir kamp yeri.

Hemen kendimizi arabadan atıp manzaranın içine dalarken sofra kuruluyor ve gelsin köy ekmekleri, rokalar, marullar, maydanozlar, o nasıl taze soğan öyle incecik. Yufkalar açılıp içi bir güzel doldurulduktan sonra dürümler elimizde, doğa karşımızda. Yine Ankara Eating faaliyette; karnımızı doyuruyoruz ve hemen bu olağan üstü güzelliğin içine dalmak için hazırlanıyoruz.

Tırmandıkça doğa sanki bizi içine alıyor, mis gibi iğde ve papatya kokuları, rengarenk, ansiklopediden çıkmış gibi çiçekler, böcekler. Ekinler bir yanda göz alabildiğine uzanıyor. Sanki doğa daha yeni uyanır gibi yemyeşil. Gelincikler o yeşilliğin ortasında bir alev topu gibi kıpkırmızı parlıyor. Yine dere tepe aşıp yola iniyoruz. Yol bizi baraj gölüne götürecek ama daha olmamış elmaları, kirazları, asma yapraklarını tatmaktan yola devam edemiyoruz. Akşamüstü güneşi tenimizi yakarken bir çeşme başında mola veriyoruz. Ohh mis gibi iğde kokusu, buz gibi su, acıkanlara yufka ekmek, gelmeyenlerin kulakları çınlasın artık.

Baraj gölüne vardığımızda biraz yorgunluk ve biraz da geri dönüp çadırları kurma telaşı var. Neyse ki köyde çalışma yapan kamyon tam o sırada yanımızdan geçiyor. Atlıyoruz arkasına ve köye varıyoruz. Köyde bizi yaşlı amcalar ve muhtar karşılıyor. Ağaç altına serildikten sonra gelsin çaylar, kahveler. Yorgunluğumuzu atıp bu kez römorkun arkasına atlayıp kamp yerine dönüyoruz. Ateş yakılmış, kocaman kazanlarda yemekler, yeşillikler ve kapari turşusu bizi bekliyor. Yemeğinin alan ateş başına çökerken yerel şaraplar bardaklara doluyor ve biz yorgunluğu unutup kahkaha dolu geceye güzel bir başlangıç yapıyoruz. Başlangıç diyorum çünkü gece özellikle de Engin ağabey için “daha yeni başlıyor(!)” Milyonlarca yıldızın altında ateşin başında kahkahanın, yeme-içmenin ve muhabbetin sonu gelmiyor. Köylü dedeler soframıza eşlik ediyor, kınalar yakıyoruz gelmeyenlere inat ? uykusu gelen çadırına çekiliyor ama uyumak da kolay değil özellikle bizim gibi son anda gelmeye karar verip uyku tulumu olmayanlar için gece soğuk ve uzun. Uykunun bir yerinden titreyerek uyanıyorum. En iyisi tekrar ateş başına dönmeli. Neyse ki ateş başında muhabbet sabaha kadar devam ediyor. Gökyüzünün rengi lacivertten maviye dönerken uykuya dalıyoruz.

Sabah pırıl pırıl bir güneş ve çarşaf gibi bir göl manzarasına karşı uyanıp kahvaltımızı yapıp toplanıyoruz. Köye iniyoruz ama akşamdan kalanlar pek de yürümek taraftarı değil. Bir kısmımız dağa doğru yola çıkarken bir kısmımız da köy evinde misafir oluyoruz. Çocuklar başımızda. Çaylar ateşe kondu. Mis gibi yeşillikler, soğuk ayranlar derken dağa çıkan grup da köye varıyor ve yine sofralar kuruluyor. İkram sonsuz. Hemen yanı başımızdaki asmadan toplanan yapraklarla sarma yapılmış sıcacık sofraya geliyor. Taze salatalığın kokusu hala burnumda. Karnımızı da doyurduktan sonra yola çıkma vakti artık. Misafirperver ve sıcakkanlı köylülerle vedalaşıp kendi köyümüze(!) doğru yol alıyoruz. Herkes açık havadan, ikramın bolluğundan, yeşilliğin sarhoşluğundan uyuyakalıyor. Ankara’ya yaklaşırken sağanak yağış karşılıyor bizi. Ve şehrin ıslak sokaklarında yeni bir yolda buluşmak üzere vedalaşıyoruz.

Gökçe GÜRKÖK 12-06-2007

Koş Vaşak Koş

Bolu’da da bulmuşlar bir Vaşak ölüsü ama onu kurtlar parçalamış, görevliler ikide yavrusunu görmüşler uzaktan. Büyük bir ihtimalle annenin yavrularını korumak isterken kurtlar tarafından parçalandığını düşünüyorlarmış. Tabii kurtlar, öldürdükleri vaşağı önlerine alıp, sivri dişlerini ve uçları keskin pençelerini gösterip pozlar vermeyi akıl edememişler. Ne yapsınlar K.Hamam’da vaşak öldüren katiller gibi işin gösteriş kısmında değiller ki. Vaşak, Anadolu’da 80 yıldır çok az görülmekte. Avlanması ise kesin yasak. Belki de o öldürülen, kalan iki yavrunun babalarıydı kim bilir. Ama büyük bir ihtimalle öyleydi. Çünkü her köşe başında da vaşak yok ki. Aslında ben dedim; bizde katiller doymaz, Afrika’dan, fil, zebra, maymun, timsah, gergedan falan getirelim, bol bol öldürsünler, vaşak falan kesmez bunları diye ama takan kim?

Gelelim yürüyüşe, dağlarda uluyan kurtlar vardı dostlar. Sesleri öyle derinden geliyor ve güzeldi ki anlatamam. Biz hepimiz sus pus olduk ve onları dinledik. Tavşanlar bizim önümüz sıra gitmişler, domuzlarda her yere izlerini bırakmışlardı. Ben farkına varamadım ama aramızda görenlerde olmuş. Sonra sonlara doğru, yani Kızılcaören Köyü’ne varmadan, havada, yukarıdaki bir tepenin başında dönüp duran bir şahin gördük. Ama öyle güzel süzülüyordu ki, kanatlarını açmış bize doğru pike yapıp duruyordu. Aniden bir tane daha beliriverdi. Oda biraz ileride aynı eksen etrafında dönmeye başladı. Biraz ilerledik bu seferde yavruları olan bir büyük anne köpek sevdik ve besledik. Biraz çekingendi zor sevdirdi kendisini ama olsun. İki yüz metre sonra iki köpek daha geldi yanımıza onları da bol bol sevdik, oynadık. Ama o dağlar, bütün canlılar, o dantel gibi işlenmiş tabiat ana “ben vaşağımı isterim” diye ağlıyordu dostlar. Ne diyeyim, aklıma hep vurulmuş vaşak ölüsü geliyor ve içimden sürekli onu “koş vaşak koş” diye uyarmak geliyor. Belki oda uzaktan bizim gibilerin hayvanlara yiyecek verdiğini gördü ve kendisini vuranlarında öyle yapacağı düşünerek kaçmadı onlardan. Etraf kar dolu, yiyecek yok, ne yapsın garip. Ama işte bilemedi, eli tüfeklilerin katil olabileceğini düşünemedi. Ne diyeyim. Allah rahmet eylesin. Başın sağolsun K. Hamam. Başın sağolsun Ankara. Ben geride kalan iki yavruya sesleniyorum artık. Koş vaşak koş.

Yiğit KÖYMEN 22-03-2007

Kumara Çeşmesi- Bezcikuzören Köyü- Ankarapithecus Meteai

Şimdi isimler bir tuhaf. Geziye katılmayan veya olayı hiç bilmeyenler için, Kumara Çeşmesi için sanki Kore’ye, Bezcikuzören için ise Dil Kurumu’na, Ankarapithecus Meteai için ise magmaya doğru gitmiş sayılabiliriz. “Genç” maymun kardeş için ise aşağıdaki bilgileri aldım; “Anadolu'da Alt Miyosen buluntular yok, ama Orta Miyosen'e ait buluntu çok. Hominoid, ilk olarak Batı Anadolu'da Paşalar kazısında ortaya çıkıyor. Orta Anadolu'da da Çandır'da tür olarak Grifopithecus alpani tanımlanıyor. Bu Grifopithecus, şempanzeden küçük bir tür. Batıdaki Paşalar'da da aynı tür var. Ancak Paşalar'da Orta Miyosen tabakalarında henüz tanımlanmamış ve bu nedenle adı konulmamış bir genus (cins) daha var. Buna göre, Anadolu'daki iki genus çizgisini buluyoruz. Orta Anadolu'da bu süreç devam ediyor ve Ankara Kızılcahamam yakınlarındaki Sinaptepe'de Prof. Dr. Fikret Ozansoy, hominoid evrimine ilişkin ilk fosilleri buluyor. Adını 1957'de, Ankarapithecus meteai koyduğu bu fosil, daha sonra 'Ankara maymunu' şeklinde de tanındı. Tarihlenmesi yönünden, bu daha sonraki bir döneme rastlıyor. Daha açık bir anlatımla, Çandır ve Paşalar fosilleri 14 milyon yıl civarına tarihlenirken, Ankarapithecus meteai 10 milyon yılda kalıyor. Üstelik genç olduğu kadar, daha farklı ve iri bir fosil. Böylece Anadolu'daki üçüncü genusu da belirtmiş oluyoruz."

Yani biz Ankaralı yürüyüşçüler bir nevi “üçüncü cins” oluyoruz ve kış günü, dağ tepe sırf akrabalarımızı (yakın) görmek içinde pazar pazar yola düştük sayılır. Şimdi geziye başlayabiliriz? İlk olarak, geçen sene bu mevsimde 3-5 kişi ile tipiyle boğuşan bizler artık koca otobüslere sığamaz olduk ve Kazan’da küçük bir minibüse aktarma yapmak zorunda (ilgi ve heves çok ne yapalım) kaldık. Birde SES Televizyonu sağolsun. Bir kamera ve gezi programı yapımcısı göndermiş, (3 hafta sonra pazar ekranlardayız, aslında montaj edilmemiş cd’yi alsak daha iyi olur) onlarda bize eşlik etme gibi bir hata yaptılar. 10 kiloluk kamera, elde mikrofon dağ taş çekim ve röportaj yaptılar. Canları çıktı valla. Ama işlerini de süper yaptılar. Hem doğa manzaralarını hem de yürüyüşü çok güzel çektiler. Şimdi geziye tekrar dönersek; Kazan’da kahvaltıyı orijinal köy konağından bozma bir restoranda yaptık. Elemanlar, iki kişiye kahvaltı geri kalanlara çay getirmekten bitap düştüler. Yaklaşık 50 kişide anca iki büyük odaya sığabildi. Birde ilk defa bir arkadaşımızın doğum gününü yürüyüş zamanı (Hülya Hanım tekrar nice yıllara) kutladık. Kendisi iki pasta getirmişti, böreği, keki de başkaları, salam kaşarda benden, ohh bir güzel atıştırdık, pastalar da herkese yetti. Yani diyeceğim doğum günü o pazara denk düşenler bundan sonra geceden pastayı hazır etsinler. Bu arada, masada karşılıklı oturan iki asker annesi Yıldız Hanım ile Hülya Hanım’a da hayırlı tezkereler.

Kahvaltı sonrası yaklaşık bir yarım saatlik yolculuktan sonra, yürüyüş güzergahının ilk başlangıç noktasına vardık ve kısa bir hazırlık ile Selami Hoca’nın bölge tanıtımı konuşmasından sonra yola koyulduk. Biz ilk başları eğimli olur, sonra düze çıkarız derken, 1-2 saat tırmandık durduk. Tabii birde yeni katılımcıların bizlere hemen ayak uydurmalarını beklemek biraz insafsızlık olacağı için, tempoyu yavaş ve emin adımlara göre ayarladık. Uzaklarda gördüğümüz bir verici istasyonuna kadar da az mola verdik ve istasyona vardığımızda da öğle yemeği için çıkınlarımızı açtık. (Bu arada bazı hainler benden gizli yaprak sarma götürmüşler ama iyiliğim üstümde onları bu seferlik deşifre etmiyorum.) Birde yürüyüş de, Tayvan asıllı İvan, Rus asıllı Trevor ve İrlanda asıllı Michael adlı ABD’li katılımcılarda vardı. Onlarda sıcak kanlı çocuklar, olaya da yabancı değiller, hemen uyum sağladılar. Sonra maymunun çıkartıldığı yeri göremeden, ve yolumuz da uzun olduğu için, toparlandık ve yürümeye devam ettik. Parkurda bazen ormanlık, bazen düz patika bazen de bol taşlı topraklı bayağı değişik bir parkurdu. Birde bölgenin en yüksek yerlerinde dolaştığımız için, her aştığımız tepe sonrası (etrafa hakim bir konumdan) geniş bir vadi manzarası bizi bekliyordu. Tabii birde grup 50 kişi olunca, arka taraf ile ön grup arasındaki mesafede ister istemez bayağı bir açıldı. Arka tarafı toparlamak ve kamerayı taşımak da bana düştü. Ama baktım herkes bir sohbet halinde, meraklı meraklı sorular, ne kadar kaldı diyenler, iş, yaş, görev ve hayat hikayesini anlatanlar. Var ya, yürüyüşe sohbet katık olduğunda zaman mesafenin hiç önemi (hele birde lise arkadaşlarımı da (Nil ve Serpil) bulmuşum) kalmıyor. Kısaca herkes keyifli keyifli sohbet halindeydi. Böylece akşamı da ettik haliyle. Son olarak da orman içindeki inişli bir patika ile 14-15 km’lik yürüyüşten sonra Bezcikuzören Köyü’ne varabildik. Ama ne yalan söyleyeyim harbi yorulmuştuk.

Var ya Anadolu köylüsünü her zaman tek geçerim. Çok dolaştığım ve genelde de millet yemeklerde kulis ile dedikodu yaparken köyleri yada varoşları ziyaret ettiğim için iyi biliyorum. Onlardaki sıcaklık, misafirperverlik, efendilik ve insanlık kimsede yok. O insanlar en güzel değerleri bozmadan saklıyorlar ve kendi akıp giden hayatlarında da yaşatıyorlar. Biz ise ancak böyle fırsatlarda o güzelliklerle tanışabilme fırsatını bulabiliyoruz. Ellerinde yok yaratıyorlar. İşleri başından aşkın 50 kişiyi tanrı misafiri diye ağırlayabiliyorlar. Allah Anadolu’da kırsal alanda yaşayan her insanımızdan sürekli mağdur edilmelerine rağmen senelerdir bu ülke için yaptıkları nedeniyle bin kere razı olsun.

İşte hepimiz öyle bir eve doluştuk ve o güzel insanlarla kaynaştık. Çok acıktığımız için sıcak gözlemelere resmen saldırdık (en çok da Miss Explorer), ekşi ekşi yayık ayranlarımızı içtik, gürül gürül yanan sobanın yanında ısındık, dinlendik, fotoğraflar çektik. Kamera yine çalıştı, son röportajlar alındı ve bir gezide böylece bitti. Kalın sağlıcakla.

Yiğit KÖYMEN 26-02-2007

ÇÜMBÜŞE GEL,

Güya Ankaralıyız, hani kışları soğuk ve kar yağışlı geçerdi. Nerdeeee. Kara hasret kaldık. Yahu eskiden çocukluğumuzda boyumuz kadar kar yağardı, günlerce her taraf bembeyaz kar olurdu, bizde oynar, en büyük kardan adamı yapmak için uğraşırdık, yeraltı su kaynakları ile barajlar dolar taşar, tahıl tarlaları berekete doyardı. Hatta, kardan yollar kapanır, okullar tatil olurdu. Vallahi bir aydır, Orta Anadolu da ki her tahıl ekili tarla gözüme giriyor desem yeridir. Ne olacak binlerce çiftçinin hali. Yazın susuz ne yapacağız. Bulaşıcı hastalıklarda artar. Hele Çukurova daha kötü durumdaymış. Neyse Ankara’nın içinde yok ama çevresindeki dağlarda var. (Bu sabah ki, bacak ağrıları buna ispattır.) Karda yürümeyi, bembeyaz doğayı, üstü karlarla kaplı yerlere kadar eğili dalları, karda yaban hayvanlarının ayak izlerini çözmeyi, bazen bilerek kendimizi yere atmayı, kartopu oynamayı ve kristalize olmuş duyguların tamamını özlemiştim. Oh bee.

Şimdi her hafta yeniler var ya. Bu hafta da sabah birinin elinde (Olgun Bey-kendisi benim hemşehrim olur-Ordulu), önce uda benzettiğim bir saz görünce; “heh sözümüz vardı bir sazımız eksikti” dedim. Enstrümanın adı Çümbüş olup, sabah bayağı bir ilgiye maruz kaldı. En son Nil çalmayı denedi. Biride altını tencere olarak kullanma fikrini ortaya attı. Ekipteki herkes şarkı özürlü (Ahmet Bey ile Kamuran Hanım yoktu) olduğu içinde, K.Hamam’a giderken sadece çalan söyledi dersem pek de yalan olmaz. Kahvaltıdan sonra Yayla Kamp tesislerine geldik ve bir Haski, bir Av Köpeği ve birde Sheperd Çoban Köpeğini yanımıza alamadan yürüyüşe (saat 11:00 gibi) başladık. Fotoğrafçı çok olunca da sürekli pozlar vere vere ve büyük bir disiplin içinde, nefes molalarını da çok tutarak öğleni ettik. Öğlende 4-5 tane tahtadan yapılmış yayla kulübelerinde geniş geniş yemeklerimizi yedik. Tabii Somer ile yürümenin keyfi bir başka olduğu ve başta ben olmak üzere ona ayak uydurmaya çalıştığımız için de, gün, güle oynaya ve bol şamatalı geçti. Birde delikanlımız vardı. İzci ve oymak başı imiş kendisi, babasına eşlik etmek üzere gruba katılmış. İyide yapmış, herkese taş çıkarttı zaten (ayrıntıları Hakan biliyor, zaten onun misafirleri). Sonra döndük, Yayla tesislerinin ana kulübesine. Ohh içeride dev gibi bir soba, kaynayan tarhana ve sıcak çaylar hazırlanmış bizi bekliyordu. Çay-çorba-çikolata faslından sonra meydan 85 yıllık Çümbüşe kaldı. Adrasan ve Anamur’daki eğlencelerin bir benzerini de orada yaşadık. Bazıları dillendi ve şarkılara eşlik ettiler. Bir Ankaralı çapkın vatandaşımızın partneri ile oynadığı oyuna ve çaldırdığı Ankaralı Turgut tarzı müziğe taktık kafayı ve adamı malzeme haline getirdik. Kahkahadan bir ara; “bu kadar güldük, Allah verede başımıza bir şey gelmese” dedim. İlk defa gezi sonrası sıcak çorba içmenin, bu kadar eğlencenin verdiği mutlu mesut ortamın sayesinde ve topluca yanık yüzlerle; bir “Karlı Çam ormanı içerisindeki, doğal manzaralı, 10 km.lik parkuru olan, hafta içerisinde günlük yürüyüş sporu yapan her yaştan katılımcıya açık, günübirlik Ankaratrekking (tracing, triking, red-kit, king) gezisini daha tamamladık. Kalın sağlıcakla.

Yiğit KÖYMEN

NOT: Gülten ve Hülya Hanım ile bendenizden oluşan heyet-i umumiye, tüm katılımcılara artistik ve teknik puanlarda fevkaledenin fevki notunu vermiş olup, Allah-u Teala’ dan, bizleri hep böyle sıcak dost meclislerinde bulaştırmasını dilemekteyiz.

23-01-2007


Ekrem Hocam senin aracılığınla umarım bu yılın enlerini arkadaşlar alırlar:

Ankara Trekking Grubu'nun değerli üyeleri ve saygıdeğer arkadaşlarım;

Mutluluk Bankasının sevgi şubesinde 2007 no'lu hesabınıza, 365 gün daha yatırılmıştır. Mutlu bir şekilde harcamanız dileğiyle...

Mutlu yıllar…

Son yılın son günü başlayıp, yeni yılın ilk günlerine sarkan zaman diliminde, hoşça zaman geçirdiğimiz Antalya tatilimizin bir rüya tadında geçtiğini belirtmek isterim.... İçinde bazen tango, bazen vahşi doğanın inanılmaz cazibesinin olduğu 3 günlük Antalya tatilinin son gününü yeni yılın ilk gününe devşirirken, zamanda akıyordu elimizden... Kıskançlıkların, aşkların, huysuzlukların, çocukluğun, anne veya baba olmanın, aşık olmanın ya da aşık olabilmenin ve yahut arkadaş olabilmenin gücünü elimizde bulundurabildiğimiz bir tatilin ardından Ankara’ya dönüşümüzde son 1 yılın ''en'' lerini seçmeyi kararlaştırdık...


İşte yılın ''EN''leri


Yılın en şefi: Selami Kalay (Şef bizi diskoya götür.. Isparta'da doğdu trekkingci oldu Helal sana selami baba)
Yılın en ağır abisi: Ekrem (Baba yaptığın balıklara bakarsak. Ağırlığın normal. Gözlüklerle kesinlikle 007)
Yılın en karizmatiği: Çağdaş (Bazen yılın en yakışıklısı da oluyorsun Sakal kaç günlük)
Yılın en uzatmalı nişanlısı: Jenifer (Düğün ne zaman Jenni)
Yılın en ağası: Engin (hoş gelmişsen! Baba ne içersin)
Yılın en kılıbık babası: Nedim (Bakın bir çocuğa bile bakamıyor. El hareketi yapma kılıbık Nedim)
Yılın en geç kalanları: (Yiğit ve Gökçe.. Herkes tamam mı? Yiğit Gökçe geldi mi?)
Yılın en şairi: Gürpınar amca (Daha uzun şiir yok mu Gürpınar amca)
Yılın en yorulmaz trekkingcisi: Yıldız hanım (Abla yardım edeyim mi:))
Yılın en top parçası: Altın hızma
Yılın en top sanatçısı: Kamuran
Yılın en fransızı: Bertnard
Yılın en fotomodeli: Aslı
Yılın en tatlısı: İrmik tatlısından sonra Rüya
Yılın en güzel gözleri: Zelal
Yılın en sessizi: Nil
Yılın en trekkingci gelini: Gökçe
Yılın en güzel horlayanı: Ahmet Bey (Zeus'a yaptığımız yolculukta Ahmet beyin horultusuna Zeus bile uyandı)
Yılın en yogacısı: Gülten, Figen
Yılın en süper babaannesi: Nigar (-20 olsa bile denize girersin helal sana)
Yılın en çapkını: İsmail (İsmailler üzerinize alınmayın yalnızca 5 yaşında. Rüyanın kalbini çaldı.)
Yılın en aşığı: Yiğit
Yılın en iyi güleni: Sema
Yılın en hoş çiftleri: Eylem-Ali, Gülbin - Ufuk, Süleyman - Özlem
Yılın en baytarı: Kamuran
Yılın en dağı: Köroğlu
Yılın en delikanlısı: Hakan
Yılın en romantiği: Atakan (Atak hadi bir şiir okusana.. Ama kendinden olsun)
Yılın en hanımefendileri: Zeynep, Yıldız, Hülya, Fatoş, Funda Özlem ve ismini daha sayamadığımız hoş bayanlar
Yılın en beyefendileri: Ömer, Satılmış, Ali Bey
Yılın en yakışıklısı: Ali Bey (Saçları kaça örüyorlar abi... Yoksa saçın uzun olmazsa operaya almıyorlar mı)
Yılın en gizemlileri: Kültür Bakanlığı'ndan gelen bayanlar (isminiz neydi pardon)
Yılın en uykucusu: Birsen (Böylesine güzel uyumayı nasıl beceriyorsun..Yol bitti hala uyuyor musun)
Yılın en kurtu: Metin Kurt
Yılın en kamili: Kamil Bey
Yılın en sütü: Rakı
Yılın en şarabı: sıcak şarap (Patenti Nil'e ait.) ( Ekrem test etmiş onaylamış)
Yılın en tarihçisi: Süleyman
Yılın en fotocusu: Adnan
Yılın en iyi dolmasi: İskilip Dolması (Pardon pilavı, Ekrem baba bu saatte bunu mu yiyeceğiz)
Yılın en iyi grubu: Hakan ve çıtır kızlar (Abi bu çıtırların yaşı kaçtı)
Yılın en iyi Mahallesi: Gecekondu mahallesi
Yılın en latini : Cüneyt
Yılın en angeli: Melek
Yılın en müdürü: Suat Bey
Yılın en adili: av. Serpil
Yılın en dedesi: Bekir amca
Yılın en kesecileri: A. Ateşok – Ü. Özcan
Yılın en barı: Koliba
Yılın en komutanı: Serkan
Ve Yılın en iyi şoförü Bülent

2122-2123 yılları arasında 1 milyar kişi arasında yapılan araştırmada, son bir asrın ''EN'' leri büyük ve titiz bir inceleme sonucunda belirlenmiştir. Kesinlikle rüşvet alınmamıştır.

Atakan ÇELİK






Anadolu Medeniyetine yolculuk….

Okulda altı yıl tarih okuduk; her yıl bir çağı öğrenmek konumundaydık. Önce şanlı Antik çağı; Büyük İskender'in fethettiği Fenike kentleri; Persler'in Balkanlara uzanması; Romalılar, Bizanslılar, İslami dönemle Emeviler'den Abbasiler'e; Haçlılar, Selçuklu ve daha sonra altı yüz yıllık muhteşem Osmanlı dönemi; I. Dünya savaşı; Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu, nihayet II. Dünya Savaşı... Tümüne tanıklık etmiştir Anadolu. Okuduğumuz tarih, bir anlamda uygarlığın serüveni, belki de bu anadolunun cezbeden hikayesidir.

Uygarlıkların (boyutları ne olursa olsun, küçükleri gibi büyükleri de) harita üzerindeki yerlerini belirlemek, her zaman mümkündür. Uygarlıkların gerçekliklerinin esas bölümü onların coğrafi yerleşimlerinin zorlama veya avantajlarına bağımlıdır.(Braudel, 33 : 1996) Bir uygarlık, komşularından her gün bir şeyler alır ve bunları "yeniden yorumlar", özümler. Her uygarlık, ilk bakışta mal yüklenen bir tren garına benzer: Mallar sürekli gelmekte, başkaları sürekli gitmektedir. Birçok şehir medeniyet gibi Anadolu da, uygarlık serüveninin harcıyla yoğrularak inşa edildi.

Paul Valéry, "uygarlıklar, ölümlü olduğunu biliyoruz" dediğinde hiç kuşkusuz durumu dramatikleştirdiğini sanıyorduk. Oysa yaşadığımız olay bir küçük uygarlığın ölümüydü sanki. Tarihin mevsimleri karşısında, yalnızca çiçekler ve meyvalar ölümlüdürler, ağaç durur. En azından, onu öldürmek çok daha zordur. (Braudel, 110 : 1996) Tarihin felaketleri karşısında ise yalnızca çiçeklerin, meyvelerin ve ağaçların değil, şehrin ölümüne tanıklık ettik.

Zümrütü anka kuşu nasıl küllerinden kendisini yeniden var ediyorsa; bizlerde ölümüne tanıklık ettiğimiz bu şehrin yıkıntılarından yenisini kurabiliriz; . "Ancak ruhu yok edilebilirse bir şehri tarihten silmek mümkündür" diyor Ivan Illich. Nedir "şehirlerin ruhu" dediği Illich'in? Onları bir taazzuv, kanlı canlı bir varlık, bir şahsiyet yapan şey nedir? Her şeye rağmen yok olmamakta direnen o korkutucu, korkutucu olduğu kadar da insanı cezbeden şey nedir şehirlerde". (Armağan, 13:1996) Illich'in şehirlerin ruhundan bahsetmesi kadim şehirlerle ilgilidir belki de. Şüphesiz yeni kurulmuş olmasına rağmen kadim şehirler kadar aziz hatıra oluşturmuş bir medeniyetti Anadolu. Kurulduğu alan ve üzerinde yaşayan insanıyla. Belki de insanı cezbeden yönü buydu.

 

Zeus’un Topraklarına Yolculuk

Bir toplum bir şehir için bunlar yazılırken, bir akşam üstüydü. Varlığının benim anadolu medeniyetimde yaşamasından büyük memnunluk duyduğum Friglerle ilgili araştırma yaparken, Ankara Trekking Veb Sayfasında tarih kalıntılarına yolculuk vaktinin geldiğini anlatıyordu bizim büyük şef Selami Kalay... Bazı bazı anadolu, bazı bazı felsefik roma entellerini, bazı bazı sokaktaki sıradan tanıdık birilerini andıran grubumuzla birlikte yapacağımız yolculuğun neler getireceğini düşünürken, bir anda sırt çantamızla kendimizi Frig Vadisi yolculuğu için Kumrular Sokakta bulduk. Belki de Frig şehirlerine yalnızlığını anlatırcasına Cumhuriyet Türkiyesi’nin gövdesini ninilerle yağmur ıslatıyordu. Yağmur bardakta boşanırcasına sessiz ve usulca akıyordu şehre. Şehirse sanki kutlu bir mücadele için bizi uğurluyordu. Sanat tarihi derslerinde öğrendiğimiz Frig medeniyeti Ankara'dan Kütahya'ya yola çıktığımız ilk anda kendini göstermeye başladı. Yerüstünde öylesine görkemli yapıtlara hayat vermişlerdi ki sanki teknolojinin en üst seviyeye çıktığı şimdilere rakiplerdi. Selami abinin bizim için hazırlamış olduğu program öylesine akıcı idi ki ne Zeus'un koynunda üşümüşlüğümüz ne de Kamuranın ''Altın Hızma'sı'' bizi yıldıramamıştı... Neyse ki Medeniyetlerin varlığının hala Anadolu’nun koynunda yattığının öğrenmemiz ise bizi ziyadesi ile mutlu etti. Ufuk abisiz Gölbin'in Ege'yi, Melek'in ali'yi ve Ömer'in Behlül'ünü sahiplendiği gibi bizden öncekilerin bize bu medeniyeti daha iyi bırakmamasını ise düşünmeden edemedim.
Zeus'un topraklarında gecenin sabahla seviştiği, hafiften soğuğun içimizi titretmeye hazırlandığı saatlerde; harika bir çift olan Firuz ve Rengin, Yıldız Ablam, Ayşegül, Birsen, ve daha ismini anımsayamadığım birkaç kişiyle hazırladığımız menemen günün konusuydu. Kokusu bizi içine çekerken bizde menemeni içimize çektik usulca...
Büyük zeusun toprağını Menemen kokusu sararken, Ahmet Bey’le yaptığımız tavla maçı eski Roma devrinin gladyatör savaşlarını hatırlatıyordu. Her kes romanın güçlü askerini desteklerken, çoktan yenilmişti yorgun savaşçı Ahmet Bey… İntikamını ise çok geçmeden Semiramis kadar asil bir hanımefendi alıveriyordu usul usul. Tıkanmış ve soluksuz kalmıştım bir anda. Gözlerim yenilginin acısını içine çekerken, Nedim, Ömer, Engin, Satılmış ve diğerleri soluksuz gecenin karanlığına inat yaktıkları ateşle gönülleri kor ediyorlardı. Gecenin soğuk uğultusuyla ısınan od, söylenen türkü ve şarkılarla daha da korlaşıyordu.

Elimi uzatsam yakalayacağımı düşündüğüm yıldızlar bir kez daha koynunda ağırlıyordu Zeusun topraklarında bizi. Büyük Şef’in eski medeniyetlerin ruhunda kurduğu çadır kentinde soğuk insanların mat şehrinde gelen insanlar durmadan eğleniyor ve gülüyorlardı. Sanki birkaç asırdır hiç gülmemiş gibiydiler. Yıldızların koynunda sabahı beklediğimiz o gece biraz soğuğunda etkisi ile bir başka geçmişti. O sabah herkes bir başka uyanmıştı. Zeus’un topraklarında yaptığımız son kahvaltıdan sonra Kütahya’ya doğru yol alıyorduk. Gezdikçe etkilendiğim etkilendikçe daha da çok merak ettiğim Anadolu beni her gittiğim yerde daha meraklandırmaya devam ediyordu.
Hazırlanış biçimi ve uygulanışı ile muhteşem bir gezi olan bu ziyaretlerimiz sırasında Frig’ten Osmanlı’ya kadar birçok medeniyetin eserlerini görmek mümkündü Kütahya’da. Camileri, Bedestenleri, kütüphaneleri ve taş medreseleri ile sanki medeniyetin beşiği gibiydi.
Bu gezilerimizin en önemli vurgusunu yapmak gerekirse arkadaşlığın tavan yaptığı ve kişilerin maskelerini Ankara’da bıraktığı bu gezilerimizde hayatın ne kadar güzel göründüğünü görmenin mutluluğunu yaşıyorduk. Tabiî ki Kamuran’ın Altın hızmasını saymazsak. Ama Altın hızma parçasını da tüm arkadaşlar ve ekip şefimizin isteği doğrultusunda grubumuzun marşı ilan ettik.
Hani Huzur grubunun arkasında bulunan enstrümansız saz ekibi gönül dostlarımız Ekrem, Engin, Nedim, Melek, Satılmış, Ömer, Serkan, Sema ve ben saygıdeğer şairiniz tabii kabul ederseniz Atakan Haydi breeeeeeee efeler parçasını Ufuk beyle söylerken yaşadığımız huzuru bu dizeleri yazarken içimden haydi bre efeleri mırıldanıyorum. Engin lütfen gülme?…
Nedim, Ekrem’in kulağına sende bir şey söyleme oldu mu… Çağdaş söylesin mi…?

 

Kırk yıllık pilav dolma olursa

Yoğun ve harika bir kültür gezisinin arkasında kendimizi Türk Sanat Müziğinin vurgun gittim severken parçasına adapte ederken, bir anda Ekrem’in arkadaşlar haftaya İskilip’teyiz anonsu ile neye uğradığımızı şaşırdık. Ekrem; ‘’Arkadaşlar İskilip’te Dolma yiyeceğiz ‘’ deyince benim gibi bekar arkadaşlar da, anamızın yaptığı dolmayı yiyeceğiz heyecanı ile haftayı bekler olduk.
Benim gibi Satılmış kardeşimin de geleceği tam belli değilken, bir anda aramıza Bertrand’ın katılımı ile tam tekmil Cumartesi günü Kumrular sokakta buluştuk. Tabii gelecekleri son saniyeye kadar belli olmayan Ufuk ve Gölbin çiftinin de aramıza katılması ile ilk hedefimiz İskilip diye yola koyulduk. Bizi neyin beklediğini tam olarak kestiremediğimiz için kafamız karışık ve puslu bir havada, söylediğimiz şarkılarla içimizi rahatlatmaya çalışırken, bir anda sabah kahvaltısında buluverdik kendimizi…. Yaklaşık onlarca kahvaltı çeşidinin hazır olduğu ve Kamuran’ın çiğnemeden yuttuğu onlarca lokmadan sonra Büyük Şef’in hazır ol direktifi ile hemen yola koyulduk. Neyse ki puslu görünen yol İskilip’e girmemiz ile hemen değişiverdi. Bizi İskilip’in girişinde karşılayan meslektaşım ve değerli rehberimiz Coşkun’a teşekkür edemeden geçemeyeceğim. Bir anda kendimizi Cumhuriyet Türkiye’sinin gelişmiş bir ilçesinde buluverdik. Tüm Çorumluların Ankara’da yaşadığını düşünen ben o gün İskilip’te yaşayan Çorumluların da varlığından haberdar oluverdim. İskilip Belediye Başkanı Orhan Öztürk’ün muhteşem ev sahipliği ile önce öğle yemeği ardından sanki bizim için hazırlanmış bir köy düğününe gittik. Ankara’daymışız havası veren düğününün, aslında hala Ankara da oturan bir ailenin olduğunu öğrenince mutluluğumuz bir kat daha artmış oldu. Bizim çılgın hocanın Ankara yöresine ait kement atma dans şovundan sonra Kamuran hanımın çılgın rap dansı eşliğindeki çekirge oyunu ve Bernardın dansları düğüne ayrı bir renk kattı. Nedimin düğünü Enginle kuytu bir köşede izlemesi ise eski köy düğünlerini ve köy delikanlılarını hatırlattı.
Bu arada Kale’den İskilip’e bakarken, tarihimizin hızla yok olduğuna tanıklık ediyorduk. Gerçi mevcut Belediye Başkanı Orhan Öztürk, mülkiyeden mezun olması ve bürokrat bir kişiliğinden gelmesi İskilip halkı için bulunmaz bir fırsat. Burada hazırlamış olduğu projeler eğer hayata geçirilirse, İskilip’in bölgedeki ilçeler arasında belli bir güce kavuşacağını umut ediyorum. Kaleden şehre yürüyüşümüz sırasında Çankırı’dan kız istemeye Köçeklerle gelen bir grupla karşılaşmamız ise Ankara dışındaki bir başka geleneği gözler önüne seriyordu. Küçük çocukların etrafından toplandığı köçeklerin dansı bir başka yerdeki Davulcuların dansı ile çakışıyordu. Bu da İskilip’in bir başka yönüydü.
Tüm bunları Anadolu’nun bir kasabasında yaşarken, bizim gelmemize asıl neden olan İskilip dolmasını merak ediyorduk. Kamuran ikide bir midem bulanıyor bir şeyler yemem gerekiyor derken, Birsen ben hemşireyim sana bir şey olmaz tesellisi ile Kamuranı kandırmaya çalışıyordu.
İlçe Belediye Başkanı Orhan Öztürk’le ilçedeki fabrikalara yaptığımız ziyarette de ilçenin sanayileşme yönü gözler önüne seriliyordu. Karanlık şehrin üzerine düşerken, Belediyeye ait sosyal tesislerde akşam yemeği ve gece yatmasına hazırlık başlıyordu. Güveçte yapılan muhteşem yemek (Gölbin ve Yıldız hanım hariç) sonrası Engin, Kamuran ve Gölbinle yaptığımız muhteşem Artvin yöresi halayı izleyenler tarafından büyük alkış ve beğeni aldı. Öyle beğeni topladı ki Sema Serkan’la salıncakta uyuya kaldı. Neyse hava soğuğunu artırınca ancak uyanabildiler. Ve türkülerle yeniden içimizi ısıttık. Gelişime müsait Turizm ve Sanayi şehri İskilip’te uyuma vakti geldi. Sosyal tesislerde yer olmadığı için o gece Bertrand’la aynı odayı pardon aynı yatağı paylaştık. Bertrandı 2 kez yataktan aşağı atsam da iyi bir uyku geçirmiş olduk. ?…

Sabah her kez erkenden uyanmıştı. Nedenini mi merak ettiniz o zaman fazla söze gerek yok. İskilip dolması için tabiî ki… Birileri aç olduğu için birçoğu da merakından İskilip dolmasını görmek için dolmanın piştiği kocaman kazanların açmasını beklediler. Neyse ki açıldı. Ve yaklaşık 12 saattir pişen İskilip dolmasını sabahın 7’sinde yemeğe hazırlanıyorduk. Kocaman kazanlar içinde pişen bildiğimiz pilav. Pilav’ı çuvalın içine koyup yağı etin üstüne koydukları için 40 yıllık pilav İskilip dolması olmuştu. Neyse ki yemeğe başladığımızda öyle olmadığını anlamış oluyorduk. Çünkü muhteşem bir yemekti ve sadece dolma için gidilebilirdi İskilip’e. Gülbin, Ayşegül ve Yıldız abla az yeseler de onların hakkını Ekrem ve Bardrand yiyordu bile. Bir de İskilip dolması ile verilen sirkeli ayran ise hazımı kolaylaştırıyordu. Tabii Ekrem 3 tabak yese de bu yemekten sonra bir de bunun yürüyüş etabı vardı.
Büyük şef yolculuk için ilk sinyali verdikten sonra Coşkun, Selami ve ben etabı görmek için yola çıktık. Sonunda yolun yürüyüş için uygun olduğuna karar verdiğimizde saat 11 olmuştu. Yaklaşık 16 kilometrelik muhteşem yürüyüşten sonra İskilip’in doğa yürüyüşü için de mükemmel bir parkur olduğunu öğreniyorduk. Sonra türküler eşliğinde yaptığımız yolculuk Ankara’da tükeniveriyordu. Bu arada Onca bağırış türkü ve şarkıya rağmen uyanmayan Sema’yı da anmadan geçemeyeceğim. Tabii lastiğimizin patladığını söylememe gerek yok sanırım. Unutmadan İstanbul’dan gelerek aramıza katılan Serkan’a da şükranlarımızı sunuyoruz.
Bu hafta yolculuk nereye büyük şef?…

Atakan ÇELİK

Amasra’daki Kral ve Hakimiyet Kartalı

Biz Ankaralılar denize doğru gittiğimizde, denizi ilk kim görecek diye hevesleniriz ve uçsuz bucaksız mavilik aklımızı başımızdan alır. Biz Ankaralılar denize duyduğumuz özlemi içimize ata ata bir ömür tüketiriz de, bir türlü şehrimizi bırakıp gidemeyiz. Sabahın köründe (7’de) erkenden yola çıkmak üzere Kumrular’a geldiğimde aklımda hep o duygular vardı. Sonra birde ne göreyim. Koca bir kavuniçi 0403 bizi bekliyor. Amanın o ne konfor, aerodinami, ergonomi, sürekli sıcak su, geniş ve rahat koltuklar, mis gibi ortam, uzun koridor, cazırtısız müzik sistemi (kaptanımız bülent duymasın) ve daha neler neler. Yolda sarsıntı yok, bacakları uzat uzatabildiğin kadar. (gerçi Musa “Musa kamyoncu olduğunu sakın çaktırma” olmasa o otobüsleri zor yaparlar ya, Musacığım bize bir otobüs ayarlarsın artık)

Yol dediğim gibi süper geçti. İlk defa gelenler şaşkın şaşkın bize bakıp, bu ne hararetdir, “yatılı okuldan mı, askerlik arkadaşı mı” bunlar diye bize bakarlarken, aramızdaki uzun zamandır gelemeyenler hasret giderme peşindeler di. Tabii işin ucunda balık, rakı gezi var ya maşallah duyan gelmiş. Arka gecekondu ekibi de bu sefer firesizdi. Türkiye’deki en güzel orta yaşlı Avustralyalı olan biricik Jenni’nin de doğum gününü bu arada iyi bir tesadüfle (ve önceden pasta dahil hazırlıklı olarak) ilk mola yeri olan Kaya Otel tesislerinde (yaşını sormaya cesaret eden çıkmadı) kutladık. Oradaki göl manzarası ve yavaş yavaş ısınan hava eşliğinde mis gibi çamların yanında çaylarımızı da içtik. İlk fotoğraflarda burada çekildi. Gerçi sağolsun Ali almış eline bir kamera yarı paparazzilik yarı araştırmacı gazetecilik yapmakta idi. (Artık ne çekti, ne gibi görüntüler elde etti onu bilemem). Bu arada yol başlarken 10 dakika sonra benim en sevdiğim manzara da başlamıştı. Aman aman, millet döktürmüş, bir maharet bir maharet; börekler, kekler, poğaçalar, sandviçler, kurabiyeler, çaylar, kahveler.... Var ya her zaman kimde ne var ne yok diye araştırmaya çıkan ben, zahmet edip kalkmaya fırsat bile bulamadım. Kapların biri gidiyor öbürü geliyor. Ohh kebap, yarı cennette (başka haklı sebeplerimde vardı tabii) gibiydim.

Sonra sıcacık bir ortamda ve sağolsun başta Engin ve Atakan olmak üzere her daim bir ekip çalışması içinde bol şamatalı ve şarkılı türkülü önce Safranbolu’ya sonra da bana göre Türkiye’nin en güzel manzaralı karayollarından biri olan Safranbolu-Amasra yolu üzerinden Amasra’ya ulaştık. Gerçi biraz daha vakit olsaydı Safranbolu’da bir çarşı turu atabilirdik ama artık oraya da ayrı bir gezi yaparız. Yada bir sonraki Amasra gezisi bir gece kalmalı ve yürüyüşlü olur. Aramızda Amasra’ya ilk defa gidenler olduğu için, yokuş aşağı yamaçtan aşağı inilirken, şirin Amasra manzarası ile birlikte görülen o nefis deniz manzarasından bayağı bir etkilendiler. Saat bir gibi Amasra’da, bizi bekleyen denize sıfır restorana zor attık kendimizi. Balık yiyeceğiz diye herkes kahvaltıyı biraz es geçmişti ve haliyle çok açıkmıştık. Hakikaten denize sıfır bir ortamda, rakılı balıklı keyif süper (tamam anladık hemen “sanki içiyormuş gibi” demeyin) oluyor.

Yemek sonrası, Selami Hoca “kısmet açan” bir yer var, üç taş toplayın ve isteyen gelsin deyince bir anda restaurant boşaldı. Sonra sıkı sıkı üstümüzü giyip düştük yola. Amanın iki yanına dalgalar vuran eski bir taş köprü üzerinden (“ağlayan ağacı” olan ve “tavşan adası” manzaralı yarımadaya girişteki yol) geçen kale girişlerinden birinin üzerindeki kemerin üzerinde bir boşluk (tam başlığın ortasına denk geliyor) var. Üç taşı üst üste atıp, oradan geçirenin isteği (kısmeti açılıyormuş) oluyormuş. Bir ara maşallah baktım, millet şeytan taşlar gibi yağdırıyordu. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, ilk taşı ben attım ve tam isabet gerçekleşti. Diğerleri girmedi ama benden söylemesi yine de işe yaradığı bizzat test edilmiştir.

Oradan az bir yokuş çıktıktan sonra, “tavşan adasına” tam tepeden bakan bir yerde bulunan şirin bir büfeden ıhlamurlarımızı içip, bol bol denize, dalgalara ve tavşanlara baktık. Saat 4’ de dönüş başlayacağı için, millet yolda gördüğümüz hediyelik eşya dolu sokağa yöneldi. Biz ise (Gökçe, Jenni ve ben) hem alışveriş yaptık, hem limana gittik, hem dalgakırana çıktık (rüzgar bayağı bir zorladı) hem sahil boyunda dolaştık, Gökçe’ de dediğini yaptı ve plajda ayaklarını denize soktu. Sonra bir baktık saat 4’e geliyor. Hemen otobüsün olduğu yere doğru hareket ettik. Bu arada küçücük Amasra’nın her yerinden eli kolu dolu bir Ankaratrekking elemanı çıkıyordu.

Oradan da, Anadolu da ki tek yol heykelinin (Kuşkayası Mevki) olduğu yere gittik. Denize tepeden bakan bir büyük kayanın üstüne yufka kabartma tekniğiyle bir kral ve kocaman bir kartal yontulmuş ama her zamanki gibi bizdeki iki ayaklı vandal zihniyetli ayılar tarafından hem altları dinamitle, hem de üst tarafları keskiler ile parçalanmıştı. Bahsekonu heykeller Roma İmparatoru T. Germa¬nious Claudius zamanında Doğu Eyaletleri İnşa Ordusu Komutanlığı yaptıktan sonra yaşam boyu Bitinya -Pontus Valiliğine atanan Gaius Julius Aguilla tarafından M.S. 41-54 yıllarında yaptırılmıştır. Birisi kral figürünü çevreleyen Niş’in üstünde, diğeri kabartmalardan uzakta ve batıda bulunan birbirini tamamlayan kitabelerde; “Devletlerarası barışın ve dostluğun anısına, İmparator Germanious’un yüceliği için G.J.Aguilla dağı yardı ve bu dinlenme yerini kendi özel ödeneği ile yaptırdı” ifadeleri bulunmakta. Elemanlar o tarihte, barış diyor, dostluk diyor, kayaları oyup heykel yapıyor. Biz ise “tükürürüm böyle sanata diyen” ve yerin altından bir türlü çıkamayıp, sağa sola para gömen belediye başkanları ile uğraşıyoruz ne diyeyim “kader”. Söylemeden edemeyeceğim, arkeolojiye bu kadar meraklı olan ben, daha önce 2 kere geldiğim Amasra’da hiç araştırma yapmamışım. Valla yazıklar olsun. (gerçi birinde hasta telaşım vardı ama mazeret değil tabi ki)

Sonra bol bol çekilen fotoğraflar, yarı hüzün yarı yorgunluk haliyle dönüşe başladık. Bu arada yavaş yavaş kızıllaşan ve bu haliyle göz alıcı bir hale bürünen akşam güneşi manzarası da süperdi. Dönüşte, yine gecekondu şov bu sefer “uyutmama timi” halinde görev başında idi. Ama bu sefer ön tarafta şarkılara eşlik etti. Hatta iki de yeni korist keşfettik. Tabii akşam yemekleri de, dönüşte hiç bitmeyecek gibi gelen erzaklarla geçiştirildi ve bir gezinin daha sonuna geldik. Kalın sağlıcakla.

Yiğit KÖYMEN 22-11-2006


Yine bir Pazar sabahı düştük yollara. Güneşli bir Ankara sabahında tozlukları almasam mı diye düşünerek, biraz uykulu, biraz isteksiz yola çıkıyorum. İlk şaşkınlığımı otobüse biner binmez yaşıyorum. Genellikle Bahçeli civarında yarı yarıya boş olup Eryaman’a doğru yavaş yavaş dolan otobüsümüzde hemen hemen yer yok. Nasıl sığacağız derken Batıkent’e geldiğimizde artık belediye otobüsüne dönmüş durumdayız. Neyse ki kahvaltı molası verdiğimiz benzinlikte diğer araç yetişiyor ve bizde gönül rahatlığıyla kahvaltıya koşuyoruz. Arka tarafta hemen bir sofra kuruluyor ki evlere şenlik. Bir grup çadırlı bölümde yerken biz arkada değme brunch’a taş çıkartacak soframızın keyfine varıyoruz. Tabi kahkahalar espriler gırla gidiyor. Toplanmamız zor olsa da artık araçlara yerleştik ve yola düştük. Yol biraz uzun. En sonunda Benli Yaylası’na varıyoruz. Dağlarda karı görünce tozlukları aldığıma seviniyorum. Hemen ekipmanları kuşanıp yola düşüyoruz. Gruba yeni katılanlar ve kalabalığın da etkisiyle tempoyu bulmak biraz zor olsa da rehberimiz eşliğinde tırmanmaya başlıyoruz. Dağda uzun ince bir karınca sürüsü gibiyiz. Yükseklere çıktıkça kar ve soğuk artarken doğanın güzelliği insanın başını döndürüyor. Fırsat buldukça geri dönüp bakıyorum. Yayla arkamızda kalıyor. Bazı yerde geçit vermeyen bazı yerdeyse tutunacak bir dal olan bembeyaz çam ağaçlarının görünümü gerçekten büyüleyici. Bu arada grupta; yol ne kadar yorucu, zorlu olsa da tartışmalar, gülüşmeler sohbetler eksik olmuyor. Bir ara ayağımın altına bakıyorum. Bir alttaki ağacın en üst dalları şuan bize yol olmuş. Gittikçe bulutlara yaklaşırken ‘daha çıkacak mıyız?’ sorusunu Eylem’in bir cümlesi cevaplamaya yetiyor ‘Selami Bey bulunduğu yerden daha yüksek bir yer görürse çıkar.’

Ve evet; en sonunda tepeye ulaşıyoruz. Bulutlar artık ayaklarımızın altında. Ama zirvede kalmak hiç de kolay değil. Şiddetli esen rüzgar karları tozuturken bizleri de berelere, eldivenlere, atkılara daha sıkı sarınmaya zorluyor. Hızlı bir fotoğraf çekimi sonrası (ben niye yokum o fotoğrafta?) inişe geçiyoruz. Ama iniş çok daha zor geliyor. Bu arada fotoğrafçılar boş durmayarak bu olağan üstü güzelliği ölümsüzleştiriyorlar. İnişin ardında bizi uzun bir yol bekliyor. Artık arkada kalanlar, yorulanlar, acıkanlar artmakta. Arka tarafı bekleme anlarında kendine hemen oturacak bir yer bulanlar, yemeklere sarılanlar çoğunlukta.

Yürümeye devam ediyoruz. Hızımız biraz yavaş. Artık geceyi düşünme aşamasındayız. Tam bu arada yerde gördüğümüz bir ayının ayak izi geceye kalmamamız gerektiğini haber veriyor sanki. Bu arada kurtların ve tavşanlarında ayak izlerine rastlıyoruz zaman zaman. Ancak doğa sesimizden, kalabalığımızdan ürküp saklanmış gibi. Ama kar güzelliğini esirgemiyor bizden. Ağaçların dallarında, gövdelerinde bin bir şekle giriyor, değişik desenlerle doğayı süslüyor, suyun üstünde buzladan heykeller yapıyor, ayağımızın altında ilginç seslere dönüşüyor. Resmen kendini sevdiren şımarık ama bir o kadar da sevimli bir kız çocuğu gibi şekilden şekle giriyor yol ilerledikçe.

 

Artık köye vardık. Köy derken sadece ahşap yayla evleri ve derin bir sessizlik var. Ortalık bomboş sanki hiçbir canlı yaşamıyormuş gibi. Hemen yemeklere saldırıp açlığımızı giderdikten sonra yola nasıl devam edeceğimizi hesaplamaya başlıyoruz. Bu arada ilerde gördüğümüz dumanı tüten bir ev olduğunu fark edip hemen o yöne akın ediyoruz. Kızlar sığabildikleri kadar eve giriyorlar. Ve bu dağ başında bile insanımızın misafirperverliğine rastlıyoruz. Evin hanımı hemen çay ikram ediyor. Dışarıdakiler bir ateş yakıp ısınma derdinde. Ben ise bir daha çantama iki kangal sucuk atma planları yapıyorum.

Biraz ısındıktan sonra tekrar yola düşüyoruz. Beklemek artık zaman kaybı. Hava kararmakta. Ormanın içine doğru giden bembeyaz yola dalıyoruz. Gece yavaş yavaş inerken, orman her dakika başka bir güzelliğe bürünüyor. Karlar bir ışık demeti gibi önümüzde uzayıp yol oluyor. Artık fenerler yanmaya başladı. Yolumuzda bitmek üzere zaten. İşte otobüsümüzün

ışığı. Hemen doluşup yarımız ayakta, esas kamp alanına giderken, o kadar yorgunluğumuza rağmen arka taraftan bir türkü sesi duyuluyor. Neşemiz hiç bitmiyor.

Diğer aracın olduğu yere vardığımızda artık herkes yerine yerleşiyor ve Ankara yollarına düşüyoruz. Neden bilmem ama her dönüşte bir hüzün bulurum. Bir sessizlik. Yorgunluk mu, yaşanmışlık mı, biten güzel bir günün ardından çöken bir hüzün mü bu bilmiyorum. Bekli de hepsi. Uyuyup uyanarak, yine sohbet muhabbet Ankara’ya varıyoruz. Bu maceranın sonu da böyle bitiyor ama, bizim daha yaşayacak çok maceramız, gidilecek çok yerimiz, yürünecek daha çoook yolumuz var…
Tekrar aynı heyecanlarda buluşmak üzere….
Gökçe GÜRKÖK 16-11-2006

Türkiye’nin En Güney Ucu ve Şehir Kültürü

Anamur denilince akla ne gelir tabi ki muz. Biz ne için gittik, tabi ki eğlence, tarih, doğa, gezi, yürüyüş, denize girme, yeni yerler keşfetme, kafa dinleme, balık&rakı&salata üçlüsü ve geyiğin dibine vurmak için. Bunların hepsi oldu mu? Oldu hatta fazlasıyla. (bknz resimler).

Bir ikisini atladığım, uzun kalmalı, klasik 28-30 kişilik, midibüs eşliğindeki bol türkülü ve şamatalı gezilerden olan Hadim- Ermenek ve Anamur gezisi, 2006-2007 sezonunun son güneşli, şortlu ve bermudalı gezisi oldu. Yani arkadaşlar koca bir yazı yedik bitirdik. Gelelim geziye, ilk olarak, “Ankaratrekking Yollarda” şeklindeki hikayenin bu kısmının başlangıcı biraz geç olunca, hazırlıklar bitmiş, elde valizler saat gece 11’ i bekleyip, teker teker Kumrular’a düştük. Kim gelmiş, kim yok ve bir dolu hararetli selamlaşmadan sonra, bana ve Selami Hocaya şöför yanı-orta mahal, ayaküstü-ön kapı, millete rahat koltuklar şeklindeki yolculuğa başladık. Bu arada, Nedim’in iki güzel ve birbirinden şirin kızları ve zarif eşleri de ilk defa olmak üzere yolculuğa katılmışlardı. İki hanım kızımız da hem gezinin maskotu ve herkesin sevgilisi oldular. Nasıl olmasınlar hem uslu hem de inanılmaz zeki ve sevimliler. Zaten genel olarak arkadaşlar, çocuklarını getirdikleri zaman hepimizin baş tacı oluyorlar ve onlarla ilgilenmek için yarışıyoruz. Bu seferde farklı olmadı tabi ki.

Yol uzun mu, kısa mı? Ne yeriz ne içeriz? Kalacağımız yer 7 yıldızlı mı? Kaldığımız yerde İbram mı, Hülya mı sahne alacak? şeklinde ki bir dolu belirsizlikten sonra ilk durağımız olan Hadim’e vardık. (Önceleri “Hadımmış”, ama bakmışlar nüfus artıyor biz “hadım değiliz” diye ispat ediyoruz ama yine de millet alay ediyor diye “ı” harfini, “i” yapmışlar). Hadim’de bizleri Gül’ün anne ve babası, sabahın köründe hepimizi açlıktan kurtaran ve Belediye Başkanı Sn Yılmaz ÇETİN’in misafirperverliği sayesinde hazırlanmış muhteşem bir kahvaltı sofrası ile belediye binasının önünde karşıladılar. Tabii oruçlu arkadaşların da hakkını yiyerek bayağı bir semiren bizler, sabah ayazında üşüye üşüye birde Hadim turu yaptık. Var-var ile yok-yok ticaret gibi, müthiş iki girşimcinin olduğu pazar yerinden sonra Hadim de ki, Hz. Hadim türbesini ziyarete gittik. Bir medrese alimi olan hoca; “Kamil odur ki bırakmalı eser/Eseri olmayanın yerinde yeller eser” sözü ile ünlüymüş. Birde Hadim, son yıllarda kirazı ile ünlenmekteymiş ama biz yiyemedik. Bunun yerine bol bol, üzüm kurusu ve mandalina aldık. Sonra Hadim aslında, Mustafa Ekmekçi ile tanınırmış. (Kılçıklı Balıklar, Gün Ola Harman Ola I-II kitaplarından bazıları.) Cumhuriyet Gazetesinde yazdığı Ankara Notlarıyla kimsesizlerin de kimsesi olan bu şahıs ile ilgili Hadimde adına bir sokak yada meydan göremedik. Ama böyle yamaca kurulmuş, insanların kendi halinde yaşayıp gittikleri, hırsızlık, uğursuzluk nedir bilmedikleri, küçük, şirin ilçelerde insan gerçekten huzur doluyor. Sabah mahmurluğunu attığımız ve yavaş yavaş tatil moduna girdiğimiz Hadim’den, Gül’e, anne ve babasına bol bol tşk edip ayrıldık.

Sonra ki durağımız ise Ermenek’ti. Antalya ile Mersin arasındaki 250 km'lik Taşeli platosunun ortasında yer alan bu ilçede ise bizi (3. jeolojik devirden önce denizlerle kaplı olduğundan) deniz canlılarına ait fosillerin beklediğini haliyle bilmiyorduk. Selami Hoca’nın daha önceden sağladığı irtibatlar sayesinde, ufak bir belediye önünde bekleme ile ve programdan sapmadan, deneyimli ve kendini Ermenek’e adamış rehberimiz eşliğinde, hemen bir Ermenek turu yaptık. Ermenek’e yıllarca elektrik ve içme suyu sağlayan bir su kaynağını, yaklaşık 200 metrelik bir mağara&tünel içi karşımı dehlizden geçtikten sonra görüp, bir yaşımıza daha girdik. Sonra o güzel sudan içip, mağaranın asıl girişini ve yaklaşık 50 metrelik dev giriş ağzını görmek üzere hep birlikte bir tepecik çıktık. Mağaranın içinde yeralan iskeletler ise enteresandı. (Yani ya vahşi hayvanlar mezarlardan çıkarmışlardır yada birinin kötü bir şakası, tam bilemiyorum ama enteresandı.) Daha da ilginci, biz göremedik ama, mağaranın aşağıya doğru açılan küçüçük girişinden sonra dev bir çarşı merkezinin yıllarca faaliyet gösterdiği, şimdi ise su kaynağına zarar gelmesin diye kapalı olduğu bilgisiydi. Yani resmen mağara içi çarşı kurulmuş, o kadar geniş bir yer. Aslında müthiş bir turistlik yer ama, daha Ermenekliler bile olayın orjinalliğinin farkında değiller. Sonrada, yerel rehberimize ait kendi imkanları ile yapılan ufak müze ile çarşı içindeki başka bir eski el sanatlarına ait teçhizatın olduğu şirin bir müzeciği daha gezdik. Bizim için ciddi bir fedakarlık yaparak, birde refekatımıza zabıta veren, belediye başkanı Sn. Uğur SÖZKESEN, ramazan olmasına rağmen, seferi sayılan bizler için ayrıca, erken iftar yemeği hazırlatmıştı. Muhteşem bir çorba ve aceleden az pişmiş kuru fasulyelerimizi de yedikten sonra Ermenek’e bize çok ilginç ve gelen nefis yöresel helvalarımızı da alarak şiş göbeklerle ve gezinin dolu dolu geçmesinin getirdiği mutlulukla veda ettik. (Oruç olanlar sayemizde bir kat daha sevaba girdiler o ayrı.)

Diğer yandan, kaptanımız Bülent tek şoför olmanın ve bitmek bilmeyen isteklerimiz karşısında bu molalarda az da olsa uyuma ve dinlenme fırsatı bulabildi. Birde oruç tuttuğu için hepimizin ayrı ayrı takdirini kazandı. Ermenek sonrası kendimizi bir dağa vurduk ki, sormayın. Yahu km az ama yol hem virajlı, hem yokuş, eee arabada turba ama çok yüklü. Böyle olunca denize ve Anamur’daki kalacağımız otele ulaşmak hayli vakit aldı. Ama zaten bol bol mola verdikte, yine fazla sıkılmadan hedefe ulaşabildik. Bizleri hevesle bekleyen Lutfiye Hanım ve Gönül Hanımların ayarladığı şirin otelimize yerleştik. İftar vakti geldiği için bir yemekte iftarda yedik.(yolda atıştırdıklarımız ise işin cabası). Sonra da bir güzel duşlarımız alıp, gecenin içinde bazılarımız uykuya, bazılarımız da sohbetlere ve çevreyi tanımaya doğru yeni rota belirledik. Koca bir gece ve ilk gün kısaca böyle geçti.

İkinci gün, deniz bir harikaydı. Bir kısım sabah erkenden, bir kısım ise öğlene doğru denize girdi. Sabah kahvaltısı da otelin bahçesinde bol güneşli ve aynı zamanda serin bir hava da yapıldı. Yüzler gülüyor ve dinlenmiş bünyeler aktivite için hazırdı. Kısaca gidilecek olan mağara gezisi için ful hazırdık. Mağara yolunda ise bir muz bahçesinde durduk ve seranın içine girerek bol bol hatıra fotoğrafı çektirdik. Köşekbükü mağarası ise tam 250 milyon yıllık ve ayrı ayrı bölümlere sahipti. Sarkıklar ve mağara içi de muhteşemdi. Bol bol dip kısımdaki dilek bölümünde, tanrıya dilekçeler gönderdik. Resimler çekildi. Koca bir avluyu andıran mağara içinin her yanı gerçekten inanılmaz enteresandı. Oradan Anemurion antik şehrine doğru bir 15 dakikalık yolculuğa çıktık. Bilinen tarihi araştırmalara göre; kenti Hitit kralı 4.Tuthalia, M..Ö 12.Yüzyılda kendisine sığınan Mattuvata isimli kişiye armağan etmiş. Yani o devirde koca bir şehir armağan ediliyormuş. Şehirde maşallah git git gitmiyor. Her yanında ayrı bir kalıntı. Üzerinde Latince “Hamamda iyi yıkanın” yazan bir dev hamam, antik tiyatro, kanallar, onlarca yarısı maalesef yıkılmış ev, meydanlar, surlar. Tam denizin kıyısında kurulmuş, bir kısmı ise dağın yamacındaki bu yerde, bazılarımız tepeye zirve yapmaya gittiler. Bazılarımız ise önceden yapılan uyarıları dinleyerek, mayolarını yanlarına aldıkları için denize girdiler. Sahilde taa Anamur’a kadar uzanan, yarı kumlu yarı taşlı ama inanılmaz temizdi. Orada denize girmeyenlerde yanlarında getirdikleri kumanyaları tükettiler. Tabii herkes yiyeceğini yanındaki ile paylaştı. Birde bol bol sohbet ettik ve güneşlendik. Bir ara ise rüzgarda esti, hava da karardı ama yinede bu durum denize girenlerin keyfini kaçırmadı. Sonra Türkiye’nin en güney ucundaki, en yüksek yerindeki tepeye çıkanların dönmesini bekledik ve otele doğru yola çıktık. Oruç tutanlar yine bütün gün boyunca iftar vaktini beklediler ve biz yine onlara helal olsun dedik. Akşam yemeği sonrası ise bir türkü barda grubun hanımları ağırlıklı olmak üzere bol bol kurtlarımızı döktük. Gece bayağı bir ilerlediğinde ise ancak otele dönebildik. Tabii 30 kişinin ikili, üçlü, dörtlü şeklinde çeşitli gruplara ayrıldığını ve ayrı ayrı takıldığını da belirtmeden geçemeyeceğim ama zaten serbest saatler, herkes free, kimi künefecide, kimi maç izliyor, kimi sahilde romantik takılıyor, ohh hayat keka vaziyetlerinde güzel güzel vakit geçiriyorduk.

Bir sonraki gün yine deniz kenarı ile başladı, güneşlenen, denize giren (deniz inanılmaz sıcak ve güzeldi), sohbet eden, kahvaltıya inen. Bu sefer bayram namazı da vardı ve artık oruç yoktu. Bir grup denizi bırakmak istemedi, bir grupta Softa Kalesi’ne doğru yine midibüsle yola çıktık. Kaleyi keşfedeceğiz ya bir hırsla yamaçtan sardık. Çalı, çırpı, kaya, taş, çizik-yarık demeden ve çok da şikayet etmeden kaleye çıktık. Bazılarımız feth etse bu kadar keyif almazdı ona da emin olun. Sonra kalenin içinde yine meyvalar yedik, dinlendik, resimler çektirdik. İniş ise ana yoldan, gayet düzgün bir patikadan 20 dakikada bitti. Hemen ardından ise bir adacık ziyareti yaptık, denizin içinden taşların arasından gidilen ve yine bir takım yerleşim kalıntıları olan bu güzel keşiften sonra geri dönüş yoluna döküldük ve akşam yemek yiyeceğimiz yerin yakınında yarım saatlik bir çay molası verdik. Daha sonra otele dönüldü, deniz sevdalıları ve geride kalanlar toplandı, kıyafetler değiştirildi ve bu kez ise denize sıfır Mamure Kalesi’ne gittik. Gerçekten gittiğimiz her yerde tarih vardı, doğa vardı, seralar, koylar, bahçeler, mağaralar nereye adım atsak şaşırtıcı bir mekan bizi bekliyordu. Mamure Kalesi’de içinde camii olan, etrafı hendeklerle dolu, iç avlusunda ve dış cephesinde ayrı ayrı bayağı da büyük surları olan ve hepimizi kendine hayran bırakan bir yapı idi. Var ya, oturun tarihi flim çevirin, klip çekin, sanatsal çalışma yapın. Hakikaten süper bir yerdi. Sonra balıklı& salatalı&rakılı restauranta gittik. Fiyat ise ucuzun ucu bir rakamdı. O hizmete ve yiyeceklere göre bedava deseniz yeridir. Ne diyelim Lütfiye hanım ile Gönül Hanım sağolsun. Orada da oyunlar oynandı, halaylar çekildi, göbekler atıldı. Daha ne olsun. Hesapları da ödedikten sonra, son gece için otele döndük. Yine kızlar ağırlıklı büyük bir kısım soluğu aynı türkü barda aldı. Bir kısmı ise otelde okey ve sohbet ortamına daldılar. Çok yorulanlar ise uyku için odalarına çekildiler. Ertesi sabah yine gayet güzel kahvaltı sonrası, Ank